23 Temmuz 2012 Pazartesi

Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler


Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler

Hür Adam filmi Bediüzzaman çevresinde örülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Kimileri Bediüzzaman’ın Atatürk dostu olduğunu ve O’nun bir İslam kahramanı olduğu hususunda belgeler yayınlarken, kimileri de açık olarak ifade etmese de Bediüzzaman’ın asla Atatürk’le dost olmadığını söylemektedirler.

Bilindiği üzere Bediüzzaman ve Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında mühim rol oynayan iki şahsiyet olarak bugün bile tesirlerini sürdürüyor.

Bediüzzaman ve eserleri çevresinde oluşan grupların genel adı “Nurcular” olarak bilinirken, Atatürk ve fikirleri çevresinde birleşenler gruplara ise genel olarak “Atatürkçüler” denmektedir.

Her iki genel grubun altında onlarca farklı grubun olduğu da bir gerçek.

Nurcular, “Okuyucular, Yazıcılar, Med Zehra, Fethullahçılar, Zafer Grubu, Kürtçü Nurcular, Aczimendiler vb.” onlarca gruba ayrılmışken; Atatürkçüler, “ADD, Ulusalcılar, Milliyetçiler, Laikler, Ülkücüler, Dindar Atatürkçüler, vb.” isimlerle birbirinden ayrılmaktadırlar.

Aslına bakarsanız bugün Atatürkçülük daha geniş kabul görüyor ya da en geçerli kullanım aracı olarak kullanılıyor.

Nasıl demeyin!

Bakın bugün ülkemizde Marksist de Atatürkçü, İslamcı da. Milliyetçi de Atatürkçü Liberalist de. Erbakan da Atatürkçü Adnan Oktar’da (Nam-ı diğer Harun Yahya).. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da Atatürkçü onun müzmin muhalifi Devlet Bahçeli de. Fetullah Gülen’de Atatürkçü, Toktamış Ateş de. 12 Eylül darbecisi ve 28 Şubatçı darbe heveslisi generallerin de Atatürkçü olduklarından kimse şüphe edemez. Hele hele mevcut Genelkurmay Başkanımız ve diğer generallerimizin Atatürkçülüğü üstüne ise kimse toz konduramaz. Bu arada Doğu Perinçek ve Cumhuriyet gazetesinin Atatürkçülüğünü de unutmamak gerekir. Burada ismini sayamadığım daha nice gruplar Atatürkçülüğü asla birbirlerine bırakmıyorlar. “Ben senden daha Atatürkçüyüm, Yok ben senden daha Atatürkçüyüm, en asıl Atatürkçü benim” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Son zamanlarda bu gruba bir de Nurcu Atatürkçüler katıldı.

Nurcular ve Atatürkçülerin en belirgin özellikleri Cumhuriyet’in kuruluşundan beri fikren anlaşamamalarıdır.

Atatürkçüler Nurcuların devletin temel nizamını yıkarak yerine Şeriat düzeni getirmek istediklerini, bunun için devletin çeşitli kademelerinde örgütlendiklerini iddia etmekte ve bu grupların Laik bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşama hakları olmadığını açıkça ifade etmektedirler. Böyle bir anlayış sebebiyle Nurcular binlerce kez okudukları kitaplardan dolayı değişik mahkemelerde yargılanmış, hapislerde yatmış ve büyük çileler çekmişlerdir.

Nurcular ise, açık olarak ifade edemeseler de Atatürkçülerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tam anlamıyla Batılı norm ve inançlar üzerine bina etmek istediğini, Müslüman Türk kavmini bin yıllık dininden uzaklaştırmak için bir proje olduğunu iddia etmektedirler.

Yani hangi yandan bakarsak bakalım bu iki genel grubun fikren ve inanç olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri anlaşamadıkları bir gerçek. Gerçi Atatürkçülerin baskıları sonucu bazı Nurcu gruplar Atatürkçü görünse ve Atatürk’ün askeri ve siyasi bir dahi olduğunu iddia etseler de, genel olarak bir Atatürk muhalifliği genel geçer anlayıştır.

Yukarıdaki düşünceleri zihinlerde mahfuz tutarak başlıktaki soruyu soralım isterseniz:

“Bediüzzaman Said Nursi verdiği mücadele de Atatürk ile anlaşamazken ve ömrünün 28 yılının bunun için hapislerde ve sürgünlerde geçirirken, bugün Bediüzzaman’ın talebesi olduğunu ileri sürenler O’nu Atatürk dostu olarak gösterirken acaba ihanet etmiyorlar mı?”

Bediüzzaman’ın eserlerine baktığımızda Atatürk’ü, “Dost ve İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri” olarak görenlerin ya samimi olmadıklarını ya da takiyye yaptıklarını söylemek mümkün. Eğer iddia ettiklerinde samimi iseler bu kez bir ihanetin içinde oldukları da açıktır.

Bediüzzaman’ın 1922 yılında yazdığı bir mektubu (Bu mektup namazda tembellik eden vekillerin hepsine yönelik yazılmıştır ve Risale-i nur eserlerinde yayınlanmıştır.) ileri sürerek seksen senedir süregelen bir çatışmayı örtmenin altında ne yatmadığını bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Bediüzzaman hayatta iken yayınladığı eserlerinde Ankara’yı terk ederek Van’ın Erek Dağlarına inzivaya çekilmesinin sebebi “Politikanın içinde dinsizliğe giden ince bir yol olduğunu ve Ankara’da kalarak mücadele edilemeyeceği” fikridir.

Zaten Bediüzzaman’ın 1926 ile 1960 yılları arasındaki hayatına baktığımızda ömrünün çoğunu Atatürk karşıtlığı sebebiyle ya cezaevlerinde ya da sürgünlerde geçirdiğini görüyoruz.

Madem bir kısım nurcunun iddia ettiği gibi Atatürk ve Said Nursi dost ise, niçin Said Nursi ömrünün 28 yılını hapislerde ve sürgünlerde yaşadı? Bu nurcuların, “Bu nasıl dostluk?” diye soranlara nasıl cevap verecektir? Doğrusu merak ediyorum.

Bugün Said Nursi’nin hayatta iken yazdığı eserler ortadadır. Bu eserlere baktığımızda Atatürk ile Said Nursi’nin hiçte dost olmadığını, aksine büyük bir çatışmanın yaşandığını görüyoruz. Bu çatışmaları görmezden gelerek Said Nursi’yi

Atatürk’e dost ve duacı göstermenin Bediüzzaman’a ihanetten başka bir ifade taşımadığını söylemek mümkündür. Zira Bediüzzaman eserlerinin birçok yerinde Atatürk’ü, “Şeriat-ı Muhammediye’yi tahrib edecek ahir zamanın dehşetli şahıs” olarak göstermektedir. Zaten Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesinde kaleme alınmıştır.

Aslında gerçeği böyle tahrif etmek Atatürk’e de yapılan bir haksızlıktır. Çünkü Atatürk’te Said Nursi’yi bütün icraatlarına ve inkılâplarına karşı amansız bir düşman olarak bilmiş ve öyle de muamele etmiştir.

Yüzlerce delil ile ispat etmek mümkündür ki Said Nursi ile Mustafa Kemal hiçbir zaman dost olmamış; aksine birbirleri ile çatışmışlardır.

Bir mektubu bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ve bugünde bu rollerini en derin şekilde sürdüren Atatürk ile Said Nursi’yi birbirine dost göstermek her iki şahsa karşı da ihanettir; ya da en azından saygısızlıktır.

Bu hususta Said Nursi’nin eserlerinden bir parça aktararak meselenin her iki genel grup açısından da çarpıtılmamasını ve tarihin tahrif edilmemesini temenni ediyorum.

Said Nursi, Atatürk ile ilgili kanaatlerini özellikle 5. Şua isimli eserinde bahseder. Bu eser 1938 yılında gizli olarak neşredilmiştir. Daha sonra yapılan bir baskında (1926-1960 yılları arasında Nurcular devletin en büyük düşmanı olarak bilindiği için her zaman baskınlara uğramakta ve hapislere atılmaktaydı) ele geçer Risaleler arasında 5. Şua’da çıkmıştır. 5. Şua hadislere dayanarak ahir zamanda zuhur edecek kıyamet alametleri ele alınmakta ve Atatürk hakkında da kanaatler belirtilmektedir. Eserin açığa çıkması o zamanki Nurcuları bayağı tedirgin ederken Said Nursi hiç endişe etmemiş ve talebelerine yazdığı bir mektupta aynen şunları söylemiştir:

“Aziz, sıddık kardeşlerim, “Elhayru fimahterehullah” sırrıyla, bu meselemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i İslâm’a ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kati hüccetler gösteren ve ispat eden Risale-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidatdan en mütemerritleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cüretkârâne tecavüzlerini tadil eder.”

Said Nursi, şüpheye yer bırakmayacak tarzda M. Kemal’in ahir zamanda gelecek dehşetli eşhastan olduğunu ve ona dost olmayışının sebeplerini ise 1947’de Reis-i Cumhura gönderdiği istidanın zeylinde bütün açıklığıyla ortaya koyar:

“Reisicumhur'a gönderilen istidanın zeylidir ki, mecbur oldum yazmağa.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi; Mustafa Kemal'in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:

Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla, Kur'an’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini, hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal'e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.” (Bkz: Emirdağı Lahikası ve Şualar)

Şimdi bu gerçeklere rağmen Atatürk ile Said Nursi’yi dost ilan edenlerin her iki şahsa da ihanet etmediklerini söyleyebilir miyiz?

Her iki gruptan isteğimiz balığın kavağa tırmandığı bir tarih anlayışından sıyrılmalarıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder