Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler
Hür
Adam filmi Bediüzzaman çevresinde örülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Kimileri Bediüzzaman’ın Atatürk dostu olduğunu ve O’nun bir İslam kahramanı
olduğu hususunda belgeler yayınlarken, kimileri de açık olarak ifade etmese de
Bediüzzaman’ın asla Atatürk’le dost olmadığını söylemektedirler.
Bilindiği
üzere Bediüzzaman ve Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında mühim
rol oynayan iki şahsiyet olarak bugün bile tesirlerini sürdürüyor.
Bediüzzaman
ve eserleri çevresinde oluşan grupların genel adı “Nurcular” olarak bilinirken,
Atatürk ve fikirleri çevresinde birleşenler gruplara ise genel olarak
“Atatürkçüler” denmektedir.
Her
iki genel grubun altında onlarca farklı grubun olduğu da bir gerçek.
Nurcular,
“Okuyucular, Yazıcılar, Med Zehra, Fethullahçılar, Zafer Grubu, Kürtçü Nurcular,
Aczimendiler vb.” onlarca gruba ayrılmışken; Atatürkçüler, “ADD, Ulusalcılar,
Milliyetçiler, Laikler, Ülkücüler, Dindar Atatürkçüler, vb.” isimlerle
birbirinden ayrılmaktadırlar.
Aslına
bakarsanız bugün Atatürkçülük daha geniş kabul görüyor ya da en geçerli
kullanım aracı olarak kullanılıyor.
Nasıl
demeyin!
Bakın
bugün ülkemizde Marksist de Atatürkçü, İslamcı da. Milliyetçi de Atatürkçü
Liberalist de. Erbakan da Atatürkçü Adnan Oktar’da (Nam-ı diğer Harun Yahya)..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da Atatürkçü onun müzmin muhalifi Devlet Bahçeli
de. Fetullah Gülen’de Atatürkçü, Toktamış Ateş de. 12 Eylül darbecisi ve 28
Şubatçı darbe heveslisi generallerin de Atatürkçü olduklarından kimse şüphe
edemez. Hele hele mevcut Genelkurmay Başkanımız ve diğer generallerimizin
Atatürkçülüğü üstüne ise kimse toz konduramaz. Bu arada Doğu Perinçek ve
Cumhuriyet gazetesinin Atatürkçülüğünü de unutmamak gerekir. Burada ismini
sayamadığım daha nice gruplar Atatürkçülüğü asla birbirlerine bırakmıyorlar.
“Ben senden daha Atatürkçüyüm, Yok ben senden daha Atatürkçüyüm, en asıl
Atatürkçü benim” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Son zamanlarda bu gruba bir de
Nurcu Atatürkçüler katıldı.
Nurcular
ve Atatürkçülerin en belirgin özellikleri Cumhuriyet’in kuruluşundan beri
fikren anlaşamamalarıdır.
Atatürkçüler
Nurcuların devletin temel nizamını yıkarak yerine Şeriat düzeni getirmek
istediklerini, bunun için devletin çeşitli kademelerinde örgütlendiklerini
iddia etmekte ve bu grupların Laik bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşama
hakları olmadığını açıkça ifade etmektedirler. Böyle bir anlayış sebebiyle
Nurcular binlerce kez okudukları kitaplardan dolayı değişik mahkemelerde
yargılanmış, hapislerde yatmış ve büyük çileler çekmişlerdir.
Nurcular
ise, açık olarak ifade edemeseler de Atatürkçülerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tam
anlamıyla Batılı norm ve inançlar üzerine bina etmek istediğini, Müslüman Türk
kavmini bin yıllık dininden uzaklaştırmak için bir proje olduğunu iddia
etmektedirler.
Yani
hangi yandan bakarsak bakalım bu iki genel grubun fikren ve inanç olarak
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri anlaşamadıkları bir gerçek. Gerçi
Atatürkçülerin baskıları sonucu bazı Nurcu gruplar Atatürkçü görünse ve
Atatürk’ün askeri ve siyasi bir dahi olduğunu iddia etseler de, genel olarak
bir Atatürk muhalifliği genel geçer anlayıştır.
Yukarıdaki
düşünceleri zihinlerde mahfuz tutarak başlıktaki soruyu soralım isterseniz:
“Bediüzzaman
Said Nursi verdiği mücadele de Atatürk ile anlaşamazken ve ömrünün 28 yılının
bunun için hapislerde ve sürgünlerde geçirirken, bugün Bediüzzaman’ın talebesi
olduğunu ileri sürenler O’nu Atatürk dostu olarak gösterirken acaba ihanet
etmiyorlar mı?”
Bediüzzaman’ın
eserlerine baktığımızda Atatürk’ü, “Dost ve İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri”
olarak görenlerin ya samimi olmadıklarını ya da takiyye yaptıklarını söylemek
mümkün. Eğer iddia ettiklerinde samimi iseler bu kez bir ihanetin içinde
oldukları da açıktır.
Bediüzzaman’ın 1922 yılında yazdığı bir
mektubu (Bu mektup namazda tembellik eden vekillerin hepsine yönelik
yazılmıştır ve Risale-i nur eserlerinde yayınlanmıştır.) ileri sürerek seksen
senedir süregelen bir çatışmayı örtmenin altında ne yatmadığını bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa Bediüzzaman hayatta iken yayınladığı eserlerinde
Ankara’yı terk ederek Van’ın Erek Dağlarına inzivaya çekilmesinin sebebi
“Politikanın içinde dinsizliğe giden ince bir yol olduğunu ve Ankara’da kalarak
mücadele edilemeyeceği” fikridir.
Zaten Bediüzzaman’ın 1926 ile 1960 yılları
arasındaki hayatına baktığımızda ömrünün çoğunu Atatürk karşıtlığı sebebiyle ya
cezaevlerinde ya da sürgünlerde geçirdiğini görüyoruz.
Madem bir kısım nurcunun iddia ettiği gibi
Atatürk ve Said Nursi dost ise, niçin Said Nursi ömrünün 28 yılını hapislerde
ve sürgünlerde yaşadı? Bu nurcuların, “Bu nasıl dostluk?” diye soranlara nasıl
cevap verecektir? Doğrusu merak ediyorum.
Bugün
Said Nursi’nin hayatta iken yazdığı eserler ortadadır. Bu eserlere baktığımızda
Atatürk ile Said Nursi’nin hiçte dost olmadığını, aksine büyük bir çatışmanın
yaşandığını görüyoruz. Bu çatışmaları görmezden gelerek Said Nursi’yi
Atatürk’e dost ve duacı göstermenin
Bediüzzaman’a ihanetten başka bir ifade taşımadığını söylemek mümkündür. Zira
Bediüzzaman eserlerinin birçok yerinde Atatürk’ü, “Şeriat-ı Muhammediye’yi
tahrib edecek ahir zamanın dehşetli şahıs” olarak göstermektedir. Zaten
Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesinde kaleme
alınmıştır.
Aslında gerçeği böyle tahrif etmek Atatürk’e
de yapılan bir haksızlıktır. Çünkü Atatürk’te Said Nursi’yi bütün icraatlarına
ve inkılâplarına karşı amansız bir düşman olarak bilmiş ve öyle de muamele
etmiştir.
Yüzlerce delil ile ispat etmek mümkündür ki
Said Nursi ile Mustafa Kemal hiçbir zaman dost olmamış; aksine birbirleri ile
çatışmışlardır.
Bir
mektubu bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ve
bugünde bu rollerini en derin şekilde sürdüren Atatürk ile Said Nursi’yi
birbirine dost göstermek her iki şahsa karşı da ihanettir; ya da en azından
saygısızlıktır.
Bu hususta Said Nursi’nin eserlerinden bir
parça aktararak meselenin her iki genel grup açısından da çarpıtılmamasını ve
tarihin tahrif edilmemesini temenni ediyorum.
Said Nursi, Atatürk ile ilgili kanaatlerini
özellikle 5. Şua isimli eserinde bahseder. Bu eser 1938 yılında gizli olarak
neşredilmiştir. Daha sonra yapılan bir baskında (1926-1960 yılları arasında
Nurcular devletin en büyük düşmanı olarak bilindiği için her zaman baskınlara
uğramakta ve hapislere atılmaktaydı) ele geçer Risaleler arasında 5. Şua’da
çıkmıştır. 5. Şua hadislere dayanarak ahir zamanda zuhur edecek kıyamet
alametleri ele alınmakta ve Atatürk hakkında da kanaatler belirtilmektedir.
Eserin açığa çıkması o zamanki Nurcuları bayağı tedirgin ederken Said Nursi hiç
endişe etmemiş ve talebelerine yazdığı bir mektupta aynen şunları söylemiştir:
“Aziz, sıddık kardeşlerim, “Elhayru
fimahterehullah” sırrıyla, bu meselemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün
mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o
ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i
İslâm’a ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın
haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son
ondan vazgeçecek adamların ellerine kati hüccetler gösteren ve ispat eden
Risale-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki,
bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle
yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidatdan en mütemerritleri bir
derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cüretkârâne
tecavüzlerini tadil eder.”
Said Nursi, şüpheye yer bırakmayacak tarzda
M. Kemal’in ahir zamanda gelecek dehşetli eşhastan olduğunu ve ona dost
olmayışının sebeplerini ise 1947’de Reis-i Cumhura gönderdiği istidanın
zeylinde bütün açıklığıyla ortaya koyar:
“Reisicumhur'a gönderilen istidanın zeylidir
ki, mecbur oldum yazmağa.
Bana hücum eden garazkârların en esaslı
sebebi; Mustafa Kemal'in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar.
Ben de o garazkârlara derim ki:
Ölmüş
gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene
evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla, Kur'an’a zararlı öyle bir adam çıkacak
dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla
ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve
zaferini, hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal'e vermediğim için, garazkâr dostları
beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.”
(Bkz: Emirdağı Lahikası ve Şualar)
Şimdi
bu gerçeklere rağmen Atatürk ile Said Nursi’yi dost ilan edenlerin her iki
şahsa da ihanet etmediklerini söyleyebilir miyiz?
Her
iki gruptan isteğimiz balığın kavağa tırmandığı bir tarih anlayışından
sıyrılmalarıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder