23 Temmuz 2012 Pazartesi

RİYAKARLIĞIN ALTIN DEVRİ!


RİYAKARLIĞIN ALTIN DEVRİ!

Herkesin ağzından dünya için şunu hep duyarız:

“Üç günlük dünya. Hiçbir şeye değmez.”

Ancak ne hikmetse başta bunu diline dolayıp, her yerde tekrarlayanlar olmak üzere herkes bu üç günlük dünya için olmadık kılıklara giriyor, değerlerini yitiriyor, ideallerini görmezden geliyor.

Yani anlayacağınız herkes, “Üç günlük dünya” deyip, bir yandan dünyayı sırtına yüklenirken, diğer yandan herkesi idare etmesini biliyor.

Kısaca iki yüzlülük yapıyor da denilebilir.

Arif Nihat Asya, bir şiirinde “Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet / Altın devrini yaşıyor...” diyerek kendi döneminin ne derece riyakârlıklarla dolu olduğunu dile getirir. Bilmem ki, bugünümüzü görseydi; ne derdi?

Çünkü bugün etrafımıza baktığımızda, Arif Nihat Asya’nın söylediklerinden yüzlerce kat daha fazla bir riyakârlıkla, bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Öyle bir iki yüzlülük ki,”dost” dediğin birçok insan yanında iken yüzüne gülerken, arkanı döner dönmez kuyunu kazmayı ihmal etmiyor.

Kazıklı Voyvoda’nın baş düşmanı olan Osmanlı’ya attığı kazıklar, aynı dava, aynı ideal için çalışan insanların birbirlerine attıkları kazıkların yanında kürdan gibi kalıyor.

Siyasî arenadaki riyakârlık ve iki yüzlülük ise zirveyi tutmuş; Everest tepesi yanında Lût gölü gibi kalıyor.

Yani anlayacağınız, nereye bakarsak bakalım, riya ve ikiyüzlülüğün altın devrini yaşadığını görüyoruz.

İsterseniz isim vermeden, mücerret (soyut) bazı misaller verelim. Ta ki İzzet Molla’nın değimi ile isteyen alıp üzerine geçirsin.

Yıllarca bir ideal uğruna mücadele veren biri, bu mücadelesi sırasında, “eğer ileride büyük işler yapar ve eline çok para geçerse bunun büyük bir kısmıyla davasını anlatmak için gazete, dergi ve kitap basacağını” söyler. Ancak ne hikmetse eline büyük imkânlar geçmesine rağmen bir türlü bu sözünü hatırlamaz. Allah’ın (cc) “Malı istediğime veririm” sırrınca kendisine verilen malın imtihan aracı olduğunu unutur. Kazandıklarını kendi çalışması ile elde ettiğini düşünür ve bunları yatlara, katlara, yazlıklara, kışlıklara harcamaya başlar. “Sözlerin ve ideallerin ne oldu” diye hatırlatanları ise birkaç sözle geçiştirir. Artık geçmiş onun gözünde nostaljik birkaç hatıradan başka bir şey ifade etmez.

Aynı aymazlığı makam elde edenlerde de görüyoruz. Değişik vesilelerle elde ettikleri makamların ebedi olarak altlarında kalacağı zehabına kapılan nice insanlar, üzerinde oturdukları makamı idealleri doğrultusunda kullanma yerine; değişik mazeretlerin, kıytırık gerekçelerin arkasına saklanarak, kendi nefsi istek ve arzularını tatmin etmekle uğraşıyor. “Dost” bilerek yanına gidenlere ise, “Acaba hangi iş için geldiler, hep gelip meşgul ediyorlar, vb” şeklinde bir anlayışla yaklaşıyorlar. Yanlarında iken “Dostluk” tavırları sergilerken, ayrılır ayrılmaz şikâyetlere başlıyorlar. Yani anlayacağınız makam için her şeyden geçmeyi göze alabiliyorlar.

Yine makam uğruna, koltuk sevdasına yıllarca ”olmazsa olmaz” diye baş tacı ettiği fikirlerini, düşüncelerini, sözlerini rahatlıkla unutan nice “idealistler” biliyoruz. Özellikle siyasî arenada yüzlerce örneğini göstereceğimiz bu tipler, oturdukları makamın büyüsüne kapıldıkları için, “Namusumuz” dedikleri değerleri bile görmezden gelebiliyor. Kendilerini oturdukları makama getirenlerin yıllarca çektikleri eziyetlerini, “Bizim sorunumuz değil” deme aymazlığını gösterebiliyorlar. Böylelerine “Sahte kredi devşirerek piyasayı dolandıran koltuk esnafı” dememek için hiçbir sebep yok. Çünkü koltuğun yanına yaklaşan kişinin ilk işi, aynı ideali paylaştığı, aynı dine mensup olduğu kardeşine kazık atmak oluyor.

Bu durum tam da şairin dediğini çağrıştırıyor.

Dinsizi dindar eyledin

Donsuzlara don peyledin

Ya şu Müslüman’ı neyledin?

Bre koltuk sen neymişsin.



Şeytan Kimyasından mısın?

Hırslar dünyasından mısın?

Nefsin hülyasından mısın?

Bre koltuk sen neymişsin.



Yanına yaklaşan kişi

Kazık atmak oldu işi

Yok etti kardeş kardeşi

Bre koltuk sen neymişsin.



Kısaca özetlemek gerekirse, tam anlamıyla bir “riyakârlık ve iki yüzlülük” devrini yaşıyoruz. Yüzümüze gülerken, arkamızdan kuyumuzu kazmaya çalışan o kadar çok “Dost” var ki; düşmana hiç ihtiyaç bırakmıyorlar.

Böyle bir devirde insanın, kim gerçek dost, kim değil; ayırt etmesi hakikaten çok zor.

Selim Çoraklı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder