RİYAKARLIĞIN
ALTIN DEVRİ!
Herkesin ağzından dünya için şunu hep
duyarız:
“Üç günlük dünya. Hiçbir şeye değmez.”
Ancak ne hikmetse başta bunu diline dolayıp,
her yerde tekrarlayanlar olmak üzere herkes bu üç günlük dünya için olmadık
kılıklara giriyor, değerlerini yitiriyor, ideallerini görmezden geliyor.
Yani anlayacağınız herkes, “Üç günlük dünya”
deyip, bir yandan dünyayı sırtına yüklenirken, diğer yandan herkesi idare
etmesini biliyor.
Kısaca iki yüzlülük yapıyor da denilebilir.
Arif Nihat Asya, bir
şiirinde “Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet / Altın devrini yaşıyor...” diyerek
kendi döneminin ne derece riyakârlıklarla dolu olduğunu dile getirir. Bilmem
ki, bugünümüzü görseydi; ne derdi?
Çünkü bugün etrafımıza
baktığımızda, Arif Nihat Asya’nın söylediklerinden yüzlerce kat daha fazla bir
riyakârlıkla, bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Öyle bir iki yüzlülük
ki,”dost” dediğin birçok insan yanında iken yüzüne gülerken, arkanı döner
dönmez kuyunu kazmayı ihmal etmiyor.
Kazıklı Voyvoda’nın baş
düşmanı olan Osmanlı’ya attığı kazıklar, aynı dava, aynı ideal için çalışan
insanların birbirlerine attıkları kazıkların yanında kürdan gibi kalıyor.
Siyasî arenadaki riyakârlık
ve iki yüzlülük ise zirveyi tutmuş; Everest tepesi yanında Lût gölü gibi
kalıyor.
Yani anlayacağınız, nereye
bakarsak bakalım, riya ve ikiyüzlülüğün altın devrini yaşadığını görüyoruz.
İsterseniz isim vermeden,
mücerret (soyut) bazı misaller verelim. Ta ki İzzet Molla’nın değimi ile
isteyen alıp üzerine geçirsin.
Yıllarca bir ideal uğruna
mücadele veren biri, bu mücadelesi sırasında, “eğer ileride büyük işler yapar
ve eline çok para geçerse bunun büyük bir kısmıyla davasını anlatmak için
gazete, dergi ve kitap basacağını” söyler. Ancak ne hikmetse eline büyük
imkânlar geçmesine rağmen bir türlü bu sözünü hatırlamaz. Allah’ın (cc) “Malı
istediğime veririm” sırrınca kendisine verilen malın imtihan aracı olduğunu
unutur. Kazandıklarını kendi çalışması ile elde ettiğini düşünür ve bunları
yatlara, katlara, yazlıklara, kışlıklara harcamaya başlar. “Sözlerin ve
ideallerin ne oldu” diye hatırlatanları ise birkaç sözle geçiştirir. Artık geçmiş
onun gözünde nostaljik birkaç hatıradan başka bir şey ifade etmez.
Aynı aymazlığı makam elde
edenlerde de görüyoruz. Değişik vesilelerle elde ettikleri makamların ebedi
olarak altlarında kalacağı zehabına kapılan nice insanlar, üzerinde oturdukları
makamı idealleri doğrultusunda kullanma yerine; değişik mazeretlerin, kıytırık
gerekçelerin arkasına saklanarak, kendi nefsi istek ve arzularını tatmin
etmekle uğraşıyor. “Dost” bilerek yanına gidenlere ise, “Acaba hangi iş için
geldiler, hep gelip meşgul ediyorlar, vb” şeklinde bir anlayışla yaklaşıyorlar.
Yanlarında iken “Dostluk” tavırları sergilerken, ayrılır ayrılmaz şikâyetlere
başlıyorlar. Yani anlayacağınız makam için her şeyden geçmeyi göze
alabiliyorlar.
Yine makam uğruna, koltuk
sevdasına yıllarca ”olmazsa olmaz” diye baş tacı ettiği fikirlerini,
düşüncelerini, sözlerini rahatlıkla unutan nice “idealistler” biliyoruz.
Özellikle siyasî arenada yüzlerce örneğini göstereceğimiz bu tipler,
oturdukları makamın büyüsüne kapıldıkları için, “Namusumuz” dedikleri değerleri
bile görmezden gelebiliyor. Kendilerini oturdukları makama getirenlerin
yıllarca çektikleri eziyetlerini, “Bizim sorunumuz değil” deme aymazlığını
gösterebiliyorlar. Böylelerine “Sahte kredi devşirerek piyasayı dolandıran
koltuk esnafı” dememek için hiçbir sebep yok. Çünkü koltuğun yanına yaklaşan
kişinin ilk işi, aynı ideali paylaştığı, aynı dine mensup olduğu kardeşine
kazık atmak oluyor.
Bu durum tam da şairin dediğini çağrıştırıyor.
Dinsizi dindar eyledin
Donsuzlara don peyledin
Ya şu Müslüman’ı neyledin?
Bre koltuk sen neymişsin.
Şeytan Kimyasından mısın?
Hırslar dünyasından
mısın?
Nefsin hülyasından mısın?
Bre koltuk sen neymişsin.
Yanına yaklaşan kişi
Kazık atmak oldu işi
Yok etti kardeş kardeşi
Bre koltuk sen neymişsin.
Kısaca özetlemek gerekirse,
tam anlamıyla bir “riyakârlık ve iki yüzlülük” devrini yaşıyoruz. Yüzümüze
gülerken, arkamızdan kuyumuzu kazmaya çalışan o kadar çok “Dost” var ki;
düşmana hiç ihtiyaç bırakmıyorlar.
Böyle bir devirde insanın,
kim gerçek dost, kim değil; ayırt etmesi hakikaten çok zor.
Selim
Çoraklı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder