23 Temmuz 2012 Pazartesi

RİYAKARLIĞIN ALTIN DEVRİ!


RİYAKARLIĞIN ALTIN DEVRİ!

Herkesin ağzından dünya için şunu hep duyarız:

“Üç günlük dünya. Hiçbir şeye değmez.”

Ancak ne hikmetse başta bunu diline dolayıp, her yerde tekrarlayanlar olmak üzere herkes bu üç günlük dünya için olmadık kılıklara giriyor, değerlerini yitiriyor, ideallerini görmezden geliyor.

Yani anlayacağınız herkes, “Üç günlük dünya” deyip, bir yandan dünyayı sırtına yüklenirken, diğer yandan herkesi idare etmesini biliyor.

Kısaca iki yüzlülük yapıyor da denilebilir.

Arif Nihat Asya, bir şiirinde “Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet / Altın devrini yaşıyor...” diyerek kendi döneminin ne derece riyakârlıklarla dolu olduğunu dile getirir. Bilmem ki, bugünümüzü görseydi; ne derdi?

Çünkü bugün etrafımıza baktığımızda, Arif Nihat Asya’nın söylediklerinden yüzlerce kat daha fazla bir riyakârlıkla, bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Öyle bir iki yüzlülük ki,”dost” dediğin birçok insan yanında iken yüzüne gülerken, arkanı döner dönmez kuyunu kazmayı ihmal etmiyor.

Kazıklı Voyvoda’nın baş düşmanı olan Osmanlı’ya attığı kazıklar, aynı dava, aynı ideal için çalışan insanların birbirlerine attıkları kazıkların yanında kürdan gibi kalıyor.

Siyasî arenadaki riyakârlık ve iki yüzlülük ise zirveyi tutmuş; Everest tepesi yanında Lût gölü gibi kalıyor.

Yani anlayacağınız, nereye bakarsak bakalım, riya ve ikiyüzlülüğün altın devrini yaşadığını görüyoruz.

İsterseniz isim vermeden, mücerret (soyut) bazı misaller verelim. Ta ki İzzet Molla’nın değimi ile isteyen alıp üzerine geçirsin.

Yıllarca bir ideal uğruna mücadele veren biri, bu mücadelesi sırasında, “eğer ileride büyük işler yapar ve eline çok para geçerse bunun büyük bir kısmıyla davasını anlatmak için gazete, dergi ve kitap basacağını” söyler. Ancak ne hikmetse eline büyük imkânlar geçmesine rağmen bir türlü bu sözünü hatırlamaz. Allah’ın (cc) “Malı istediğime veririm” sırrınca kendisine verilen malın imtihan aracı olduğunu unutur. Kazandıklarını kendi çalışması ile elde ettiğini düşünür ve bunları yatlara, katlara, yazlıklara, kışlıklara harcamaya başlar. “Sözlerin ve ideallerin ne oldu” diye hatırlatanları ise birkaç sözle geçiştirir. Artık geçmiş onun gözünde nostaljik birkaç hatıradan başka bir şey ifade etmez.

Aynı aymazlığı makam elde edenlerde de görüyoruz. Değişik vesilelerle elde ettikleri makamların ebedi olarak altlarında kalacağı zehabına kapılan nice insanlar, üzerinde oturdukları makamı idealleri doğrultusunda kullanma yerine; değişik mazeretlerin, kıytırık gerekçelerin arkasına saklanarak, kendi nefsi istek ve arzularını tatmin etmekle uğraşıyor. “Dost” bilerek yanına gidenlere ise, “Acaba hangi iş için geldiler, hep gelip meşgul ediyorlar, vb” şeklinde bir anlayışla yaklaşıyorlar. Yanlarında iken “Dostluk” tavırları sergilerken, ayrılır ayrılmaz şikâyetlere başlıyorlar. Yani anlayacağınız makam için her şeyden geçmeyi göze alabiliyorlar.

Yine makam uğruna, koltuk sevdasına yıllarca ”olmazsa olmaz” diye baş tacı ettiği fikirlerini, düşüncelerini, sözlerini rahatlıkla unutan nice “idealistler” biliyoruz. Özellikle siyasî arenada yüzlerce örneğini göstereceğimiz bu tipler, oturdukları makamın büyüsüne kapıldıkları için, “Namusumuz” dedikleri değerleri bile görmezden gelebiliyor. Kendilerini oturdukları makama getirenlerin yıllarca çektikleri eziyetlerini, “Bizim sorunumuz değil” deme aymazlığını gösterebiliyorlar. Böylelerine “Sahte kredi devşirerek piyasayı dolandıran koltuk esnafı” dememek için hiçbir sebep yok. Çünkü koltuğun yanına yaklaşan kişinin ilk işi, aynı ideali paylaştığı, aynı dine mensup olduğu kardeşine kazık atmak oluyor.

Bu durum tam da şairin dediğini çağrıştırıyor.

Dinsizi dindar eyledin

Donsuzlara don peyledin

Ya şu Müslüman’ı neyledin?

Bre koltuk sen neymişsin.



Şeytan Kimyasından mısın?

Hırslar dünyasından mısın?

Nefsin hülyasından mısın?

Bre koltuk sen neymişsin.



Yanına yaklaşan kişi

Kazık atmak oldu işi

Yok etti kardeş kardeşi

Bre koltuk sen neymişsin.



Kısaca özetlemek gerekirse, tam anlamıyla bir “riyakârlık ve iki yüzlülük” devrini yaşıyoruz. Yüzümüze gülerken, arkamızdan kuyumuzu kazmaya çalışan o kadar çok “Dost” var ki; düşmana hiç ihtiyaç bırakmıyorlar.

Böyle bir devirde insanın, kim gerçek dost, kim değil; ayırt etmesi hakikaten çok zor.

Selim Çoraklı

Kaybedenlerin psikolojisi


Kaybedenlerin psikolojisi

On binlerce insan için stresli bekleyiş bitti ve milletvekili adaylar belirlerdi. Adayların çok, kazananların az olduğu bir yarışı yaşadık. Her parti 550 kişiyi ülkeyi yönetmeye aday gösterdi. Bu binlerce kişinin arasından seçilecek olan 550 kişi dört yıl daha ülkenin yönetiminde söz sahibi olacak.

Kazananlar şimdilik çok mutlu. Ya kaybedenler?

Kaybedenlerin birçoğunun psikolojinin bozulduğunu, kimyalarının değiştiğini gözlemliyoruz. Zira kendilerini kazanmaya, başarmaya endeksledikleri için kaybettiklerini öğrendiklerinde adeta bir travma yaşayabiliyorlar. Harcanan paralar, boşa giden emekler, aylardır konuşmalar, kulis yapmalar netice vermeyince böyle bir durum normaldir.

Çağımızın müfessirlerinde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Niyet ve nazar eşyanın mahiyetini değiştirebilir.” diyerek olaylara bakış açısının çok önemli olduğunu söyler. Hayata Allah (cc) hesabına (Manay-ı harfi) bakmak gerektiğini, eşyaya kendi hesabına bakıldığında (Manay-ı ismi) insanda değişik problemler yaşanabileceğini de belirtir.

Kaybedenlerin yaşadıkları psikolojik problemlerin bakış açısından kaynaklandığı açıktır.

Aday seçimi sürecinde kaybeden adaylar uzun süredir çalışmalarda bulunduğu seçim döneminde çok yoruldular. Çıkan sonuca göre kaybetmiş olmak, bir anlamda verilen emeklerin bir ödülle son bulmaması kişideki bu duygusal yorgunluğu bir kat daha arttırdı.

Psikiyatrisler de, kaybetmiş olmanın adaylarda hayal kırıklığı, başarısızlık, yenilmişlik, engellenmişlik ve yalnızlık gibi depresif temalı duyguları tetikleyebileceğini söylemektedirler.

Güçlü, ruhi dayanıklığı olan adaylar 'Demokratik' bir mücadele ve bazen her anlamı ile hak edilse bile seçimi kaybedilebilecek bir yarış gibi düşünür ve olayı sağlıklı biçimde içselleştirerek sonuçları içine sindirebilir. Ancak her şeyini kazanmaya bağlayan fakat sonuçta kaybeden adayın ruhi derinliği ve tevekkülü yoksa önemli psikolojik rahatsızlıklar yaşayabilir. Hatta bu travmaya bile dönüşebilir. (Aday seçimi sonrası partisine kızarak hemen istifa eden adaylar gibi)

Yaptığı her faaliyette her şeyin hayırlısını dilemeyen, kaybedince bile şükredebilecek bir inanca sahip olmayanlardan travma yaşamaktan başka bir şey beklemek de hayaldir.

Kalbini, fikrini, zikrini Seküler ve batıcı zihniyetle besleyen ve hayatını ona göre ayarlayan kişilerin kaybetmeye tahammülleri yoktur. Hep bu dünyada kazanmaya endeksli oldukları için başkalarının kaybetmesini isterler. Zira kendisinin kazanması başkasının (bu kim olursa olsun fark etmez. Dava arkadaşı da, parti yoldaşı da, akrabası da olabilir)  kaybetmesi gerekir ki, bu da onun için hiç ehemmiyet arz etmez.

Paranın, makamın, güç ve iktidarın hâkim olduğu böyle zeminlerde kazandığın veya başarılı olduğun zaman herkes yanındadır. Hele de kazanan/başaran kişi biraz makam ve mevki sahibi ise artık etrafı dalkavuktan geçilmez.

Aristo, İnsandaki bu sefil hali yüzyıllar öncesinden keşfettiği için “Kullanacak kuvvetin, dağıtacak himmetin yoksa kıymetin de yoktur.” demiş. Her ne kadar benim inancıma, fikrime, ahlakıma uygun değilse de günümüz politik arenada yaşananlar için çok orijinal bir tespit gibi duruyor.

 Benim inancıma ve ahlakıma niçin uymaz dedim? Çünkü benim inancım insanlar arasında ve özellikle de Müslümanlar arasında hayırda yarışmayı esas aldığı için ölçü olarak da yardımlaşmayı, cevaplaşmayı ve fedakârlığı getirmiştir. İnanan insan iki dünyalı (Dünya ve ahiret) bir hayat nizamına inandığı için bu dünyada kaybediyor olmanın endişesini taşımaz. Bu dünyanın öbür âlemin bir tarlası olduğuna inanır. Burada ne ekerse orada onu biçeceğini bilir. Bu dünyaya geliş maksadının sadece burada bazı faaliyetlerde bulunmak olmadığının şuurdadır. Hayatının merkezine sadece kul olmaya götürecek vasıtaları yerleştirir. 

Her şeyini milletvekili adaylığını kazanmaya endekslemiş kaybeden adaylara tavsiyem, hizmetlerine talip oldukları partilerine küsmemeleri ve gelecek seçime kadar canla başla çalışmalarıdır. Kim bilir belki de liderleri gelecek seçimde onlara himmet dağıtır!!!

LİDER HEZEYANI VE GÜLEN


BEŞERİYETİ KURTARACAK LİDER HEZEYANI VE GÜLEN

Toplumları ve fertleri kurtarma sevdasının tarihini insanlık tarihi kadar gerilere götürmek mümkündür. Bu sevda “Dava” denilen bir unsuru ortaya çıkarmıştır.

Tarih içerisinde dava denilen unsur etrafında kenetlenen insanların sayı ise sayılamayacak kadar çoktur. Bu anlamda tarihe genel olarak bir göz attığımızda “Bir şahıs etrafında kenetlenen disosyal topluluklar için grubun, hareketin ve liderin varlık sebebi olarak görülen esas unsurun dava olduğu” anlaşılmaktadır.

Peki, nedir dava? Bu nasıl bir kavram ki, uğruna gerektiğinde milyonlar hayatını bile verebiliyor?

Aslına bakarsanız, kişilerin veya toplumların algılamalarına göre davanın özelliği de farklılaşmaktadır. “Dava kelimesiyle kastedilen fikir, inanç ve kanaat örgüsü, bazen bir dinle isimlendirilse bile gruba ve daha çok da liderlerine göre özellikler arz ettiği” gözlemlenmiştir.

Kurtarıcı dava ve bu davanın merkezinde bulunan karizmatik kişiler belki binlerce kez kitleleri peşine takıp istedikleri yöne sürüklemiştir.

Beşeriyetin kurtarıcılığı ve 'büyük dava adamlığı' iddiasıyla etrafına insanların toplandığı liderleri tanımanın yolu, ancak onların davalarını tahlil etmekle çözümlenebilir.

Biz bu yazımızda inşallah Fetullah Gülen’in karizmatik kişiliği etrafında örgütlenen ve kamuoyunda “Fetullahçılık” olarak bilinen bir sosyal grubu ve başındaki insanı incelemeye ve çözümlemeye çalışacağız. Bunu yaparken psikolojinin bazı unsurlarını kullanacağımızı da belirtelim.



 “KURTARICI LİDERİN ÖZELLİKLERİ

Bir kurtarıcı liderin olması için onun kabulleneceği bir davanın olması çok önemlidir. Çünkü lider ancak bu davayı kutsallaştırarak kendi liderliğini muhafaza edebilir. Böyle bir durumda davanın içeriğinin kutsal öğeler taşıması liderin kendini kurtarıcı olarak göstermesi için kaçınılmaz bir zorunluluk arz eder.

Kurtarıcı bir lideri örtecek olan ve “Dava” diyerek öne sürülen şey, “liderin aklı ve bilgisi ile sınırlı, umut ve beklentileriyle süslü, kişilik özellikleri, alışkanlık ve tecrübeleri ile şekillenmiş, biraz da milli ya da yerel kültür motiflerle destekli fikir, düşünce, yorum ve hayallerden oluşan bir muhteva olarak karşımıza çıkması gerekir.”

Dava muhtevasının içinde grubun mensup bulunduğu dinlerden bir renk de katılması davaya gizemli bir özellik kazandırır. Davanın önde bulunması liderin kurtarıcılığı için en önemli unsur olunca, “Dava içinde ne kadar ve ne şekilde dinin bulunacağı, liderin takdirinde olan bir konudur. Bu ise halkın ve grubun dini eğilimine göre kabul gören dinden baştaki yöneticinin, anladıkları ve almayı uygun gördükleri ile sınırlıdır. Dava yalnızca bu inançlardan ibaret değildir. İnançlar davanın içinde, ancak davanın öngördüğü ve şartların izin verdiği kadar yer alma şansına sahiptir ki, bu şartları da davanın kurucusu olan kişi belirler.”

Yukarıda zikredilen çerçevede Gülen’in kurtarıcılığı çerçevesinde örülen Dava'ya (Burada davanın adı Hizmet olmuştur) bağlananlar önce hizmet ile tanışır, hizmetin prensiplerini öğrenir, sonra da hizmetin elverdiği, müsaade ettiği ölçü ve çerçevede olmak üzere din ile tanışabilir. Ancak dinin tümü ile tanışmaktan çok, hizmet liderinin yorumları din diye takdim edilir. Yani hizmet içinde din, liderin yorumu kadardır, yani din eşittir liderin yorumudur. Hizmetin genel gidişatına zarar verecek şekilde dine yer vermek bazen iyi sonuçlar doğurmayacağından böyle bir hareket iyi karşılanmaz ve zaten buna müsaade de edilmez. Dini söylem ve çalışmalar ancak davaya zarar getirmeyecek şekil, tarz ve ölçüler içinde serbest bırakılır.

Gruba giren kimseler, dinin temsilcisi olarak gösterilen hizmetin yorumu ve süzgecinden geçirilen kadarıyla dini inanç ve bilgiye sahip olabilirler. Çünkü ön planda olan din değil, hizmettir. Bunun için hizmet tam anlamıyla dine teslim edilmez. Esasen din, bir grubun varlığını ve disiplinini devam ettirmek için iyi bir araçtır. Böyle bir noktada Yahudi sosyolog Emile Durkheim'in tespiti uygulamada bir ilke olarak kabul edilir: "İnsanları disipline etme ve insanlar arası birleşme ve dayanışmayı sağlama; dini ayinlerin, paylaşmayı ve kişileri kaygılardan uzaklaştırma ve güven duygularını güçlendirmesi özellikleri,  gruplar için göz ardı edilmeyecek büyük bir imkândır.” Hizmet için bu imkândan yararlanmamak akıllı bir girişim olmaz elbette…

Dolayısı ile gruplaşmayı gerçekleştirme, hizmeti ayakta tutma, insanları gruba katılmaya razı etme ve bağlılıklarını sürdürmede din, sık kullanılan iyi bir araç olarak görülür.

Bu noktada önemli bir tespit yapmak gerekir. Dini bir araç olarak değil de, amaç olarak gördüğünü ifade etmesine rağmen, uygulamada araç olarak gören bir grubun, dinin bu özelliklerinden dolayı ondan istifade ediyor olması, esas amacının her zaman din olduğunu göstermez. Bunun en müşahhas ölçüsü, hedefe gitmede dinin meşru görmediği birçok şeyi hedefe giderken kullanmaktır. Mesela din tesettürü emrederken, hizmet uğruna kadınların başının açılması veya peruk takmalarının istenmesi bunun tipik bir örneğidir. Gülen’in, bir zamanlar “Hemi Vallah, Hemi Billâh, Hemi Tallah” kadın bu devirde yüzünü bile gösteremez” derken, belli bir müddet sonra tesettürün çokta önemli olmadığını (füruat) söylemesi ve kurduğu müesseselerde (stv, zaman,vs.) bunun tam tersini yapması dinin emirlerinin hizmete feda edildiğini ortaya koymuştur.

Liderin yorumuna hapsedilen ve başka yorumlara hayat hakkı tanımayan hizmet anlayışı, ona inanan ve hizmet edenler için tek kurtuluş vesilesi olarak bilinir. Bunun için liderin kendisi “seçilmiş” bir kurtarıcıdır. Liderin şahsında temsil edilen, yönetim şekli ve yapılanması ile müşahhaslaşmış kurumların hizmetinde bulunan, kurallara uyan, hayatını buna göre tanzim edenler kurtulmuşlar listesindedir.

Hizmetin kurtarıcılığı sadece bununla sınırlı kalmaz. Hizmet sınırları genişlediği ölçüde kurtuluş misyonu başkalarına da uzanacaktır. Hizmet zamanla büyüyecek, ülkeye hâkim olacak ve tüm ülkeyi ve ülke insanlarını kurtaracaktır. Sonra da tüm dünyaya yayılacak ve insanlığı kurtaracaktır. Hatta yalnızca zor durumda, sıkıntı ve felaketler içinde olan insanları kurtarmakla kalmayacak, bizzat dini de kurtaracak(!) ve yüceltecektir. Çünkü din de, şahıslar gibi, vatan gibi, kurtuluş için bu hizmete muhtaç olarak lanse edilmiştir. İşte bunun için birinci derecede korunması gereken hizmettir ve pek tabii ki onun seçilmiş, kusursuz, günahsız lideridir. Böyle bir lidere karşı gelmek ise, “hainlik” olarak telakki edilir ve artık böylelerine hizmet mensupları tarafından “hidayet” talep etmek düşer.

Böyle seçilmiş ve büyük bir hizmetin sahip ve kurucusu durumunda olan lider artık tartışılmaz kutsal biridir. Onun gücü her şeye yeter, ilmi her şeyi kuşatır, liderin yaşaması hizmetin yaşamasının olmazsa olmaz ilkesi olarak kabul edilir. Çünkü seçilmiş lider (Gülen) hizmeti kurmuş ve bu noktalara getirmiştir. Gülen olmasaydı hizmet olmazdı. Her şey onun sayesinde olduğu kabul edilir. Hizmete girmekle ve çalışmakla şereflenen herkes de onun liderin lütfü, keremi ve referansı ile hayatı anlamlı kılan kurtuluş hareketi içinde bulunduğu konuma getirilir.  Artık bu noktada rüyalarda bile cennet paylaşılır. Kurtulanların listeleri açıklanır. Lider ve etrafında bulunanlara cennette Peygamberimizin (sav) yanında yer verilir. Cennet bu türden seçilmiş(!)ler arasında pay edilir.

Hizmetin dünya imamlığı makamına oturtulan Gülen, milletin ve beşeriyetin kurtarıcısı konumunda bulunduğu için zamanın en büyüğüdür, bazılarına göre ise tüm zamanların en büyüklerindendir. Gavs’tır, Kutuptur, Kutb’ul-Aktabtır. Böyle birinin bu iş için Tanrı tarafından görevlendirilmemiş olması elbette düşünülemez.  Dolayısıyla, o, davanın da, davaya inananların da efendisi, Hoca efendisidir. Onun önünde hiç bir güç duramaz. Kimse ona denk olamaz. Onun kadar ilim sahibi olmak kimsenin haddi değildir. Onun fikirlerine ters bir şey söylemek dine karşı gelmekle eş tutulur. Ona karşı fikir beyan edenler musibetlerden kurtulmaz. O her güçlüğü alt eder. Artık böyle bir Hoca Efendi, ülkeleri, toplumları kurtaracak güç ve kabiliyette sahiptir.  Böyle biri için de elbette konuşurken “Fethullah Gülen Hoca Efendi Hazretleri” ifadesini kullanmak herkes için vacip(!)tir. Bu tabiri kullanmayanlar terbiyesiz, edepsiz, ahlaktan yoksun insanlardır.



Gülen’in Tek Söz Sahibi ve Sorumsuz Oluşu

Seçilmiş hizmetin, seçilmiş büyük lideri, hizmetin ve hizmete ait ve her birim ve kurum üzerinde mutlak yetkili olduğu gibi, şahısların üzerinde de tek otoritedir. Ona danışılmadan evlenilmez, iş kurulmaz, hatta çocuklara isim bile konulmaz. Bu, hizmetin inanç demek olduğu bir zeminde ise her açıdan hüküm dinin değil, seçilmiş hizmetin ve hizmet ile özdeş olan seçilmiş, görevlendirilmiş kutsal, tartışılmaz liderindir. Artık en büyük otorite hizmetin kurucusu olan Hoca Efendidir. Otorite, sahip, efendi yalnızca odur. Hüküm ona aittir. Her konuda onun kararına ihtiyaç duyulur.

Artık tek inanç hizmettir. Saf haliyle din, ifade edilmese de ancak ikinci plandadır. Bir arada bulunuşun, birlikteliğin esas amacı da din değil, hizmettir. Bunun için kendi hizmetinden olmayan inananlar, ya sapıktır, ya dalalettedir. Böyleleri kurtarılmaya muhtaçtır. Böylelerinden kâfirlerden, münafıklardan nefret edilmediği kadar nefret edilir. Seçilmiş hizmetin seçilmiş lideri Hoca Efendi Hazretleri’nin(!) “Dünyada en nefret ettiğim insan Usame bin Ladin’dir” sözü böyle bakılınca çok mantıklıdır.(!)

İnsanların doğrudan din ile (Kur’an ve Sünnet) tanıştıkları ve tek amacın din olduğu, kurtarıcı olarak inanılan, umut bağlanan tek otoritenin Allah(cc) olduğu yerde hüküm de elbette sadece Allah’ındır. İslam dini, tek otorite ve hüküm sahibi olarak Allah’ın(cc) olduğunu beyan eder. Herkesin üzerinde (başkanın da, liderinde, padişahında…)  üzerinde tek yetkili otorite ayet ve hadisler ışığında 'Şura'dadır. Yönetim yetkisi, sınırları vahiyle çizilmiş olan şurada toplanmıştır. Bu anlamda Meşveret baştaki kişilerin putlaşmasına mani olacak tek kurumdur.

Disosyal bir toplum yapılanmasına sahip hizmette ise Hoca Efendi varken, daha üstte bir Şura'nın bağlayıcı bir yönetim mercii olarak yer etmesi asla düşünülemez. Hoca Efendi’nin ortaya koyduğu, ya da bir inancı temel olarak alıp yorumlayarak öne sürdüğü kuralların önüne hiçbir kural ya da kurumun kararı geçemez.

Ayrıca, hizmet etrafında oluşan birlikteliklerde lider ve onun vekillerinin etkisi o derece güçlüdür ki, üyeler sadece hizmet konusunda değil özel hayatlarıyla da lidere bağlıdır. Yukarının 'Tasvibi’ni almak önemlidir. Bu tasvip gelmeden, cemaat içinde ya da dışında ailevi, siyasi, idari, ekonomik bir ilişki veya teşebbüs hoş görülemez, gerçekleşemez.

Hoca Efendi yaptıklarından dolayı da kimseye karşı sorumlu değildir. Hizmet veya hizmetin emrinde olan herhangi bir şeyle ilgili olarak kimseye karşı hesap vermek mecburiyeti hissetmez. Kendisine, ne yönetim, ne maddi birikim ve ne de yapılanmaya ait hesap sorulamaz. Nasıl tensip buyurur, neyi nasıl takdir ederse herkes uymak zorundadır.

Hoca Efendi, vaat ettikleri ile de sorumlu tutulamaz. İstediğini yapar, istemediğini yapmaz. Herkes ona karşı sorumludur. “Bir zamanlar ya da daha önce, 'şöyle söylemiştiniz', 'şunu yapacaktınız' veya 'yapmak zorundasınız” diye söylemek büyük saygısızlıktır. Kimse Hoca Efendi Hazretlerini, başka insanlar gibi sözlerinde durmaya ve söylediklerini yerine getirmeye davet edemez, zorlayamaz; hatta böyle bir hatırlatma yapılması dahi edepsizliktir.



Lidere şükran duyulur

Hizmete katılan herkes Hoca efendi’ye hürmet, minnet ve şükran duygusu içinde olmak durumundadır. Grup içi bütün töre, protokoller veya usuller bu duyguların ifadesi üzerine geliştirilmiştir.

Hoca Efendi bir yere geldiklerinde, hatta geleceği zaman ayağa kalkılır.        Ona ayrılan makamlara kimse oturamaz. Yerleri sürekli ayrılmıştır. Onlar oturmadan oturulmaz. Liderin yanında diz üstü oturulur. Saygıda asla kusur edilmez. Liderden önce kimse yemeye ve içmeye bile başlayamaz. Yerlerine, makamlarına hatta kullandıkları eşyaya bile hürmet gerekir.  Neyi sevdiği, neyden hoşlandığı hizmetinde olanlarca çok iyi bilinir.  Rahatı için gerekli olan şeyler hazır bulundurulur.

Huzurlarına kabul edilmek, kendileri ile müşerref olmak herkes için kolay olmaz; bunun belli kuralları vardır. Lider başkalarıyla kıyaslanmaz. Eksik hasletleri lidere vermek ayıptır, günahtır. Liderin davranışları “sıradanlıktan” uzaktır. Onlardan her hangi bir şey ya da hak istenemez.



 Liderler dinin en iyi temsilcisidir!

Genelde hizmet içinde yer verilmiş ise ve davanın dini hedefleri varsa, o zaman dinin, en büyük temsilcisi elbette hizmetin başındaki kişidir. En üstün bilgi onun bildiği, en doğru yorum onundur. Onun düşüncesi üzerine düşünce, kanaatleri üzerinde kanaat, yorumları üzerine yorum olamaz. Kendilerinin üstünde, hatta ayarında bir başka dini temsilci olamaz. Liderin fikri üzerine fikir yürütmek saygısızlıktır, ukalalıktır, bölücülüktür. Dolayısı ile böyle birinin grup içinde kalma şansı da yoktur. Grup dışındaki biri tarafından yapıldığında ise o kişilere cahil, çekemezlik, hatta düşmanlık yaftaları vurulur.

Temsil ettikleri dini, kendilerinin ortaya koyduğu hizmet prensiplerinden başka bir tarzda doğru olarak anlama ve bu yolun dışında bir yolla kurtuluşa erme imkânı olamaz.  Bunun için başka türde hizmet edenlerin liderleriyle bir araya gelmeyi zül sayarlar. Bu tür liderler kendileri gibi, dini lider konumunda bulunanlarla birlikte olmaktan son derece rahatsız olurlar. Buna karşılık, başka bir düşünce ya da inancın temsilcileri ile buluşmak, görüşmek hatta anlaşmaktan dolayı bir sıkıntı hissetmedikleri gibi, haz da duyarlar; bu, aynı zamanda onların büyüklüğüne de işaret olarak lanse edilir. 

Kendilerine yapılacak herhangi bir muhalefet ise, hizmete, davaya, hatta dine ihanettir, affedilmez. Bunun için Hoca Efendi hazretlerine karşı gelmek, temsil ettikleri 'dine' de karşı gelmek, dinden çıkmak tehlikesi ile karşı karşıya kalmak anlamına geldiği iddia edilir. Bu tür liderlere verilecek zarar, dine verilmiş zarar olarak görülür. Bu tür liderlerin yanlışlarını açıklamak isteyenler “fitne çıkarmakla, dine zarar vermekle” itham edilir.



İşleri “Tanrı Adına” Yürütürler!

Seçilmiş hizmetlerin başında bulunan seçilmiş liderler işlerini Yaratıcı adına yürüttüklerine inanırlar. Allah(cc) tarafından seçildikleri ve O'nun vekili oldukları dolayısıyla; hüküm, karar ve hareketleri de onun adınadır. Düşünce ve kararlarını eleştirmek, Allah’(cc)ın tercih ve takdirini beğenmemek, ona razı olmamak, hatta “Tanrı'ya karşı gelmek(!)” gibi algılanır. Bu sebeple, "Onlar için çalışmak"  "Allah için çalışmak" olarak algılanır. Onlara hizmetin, onların yanında bulunmanın Allah’a(cc)   hizmet olarak görülmesi, etraflarında oluşan toparlanışın ve kurumlaşmanın da manevi temelini oluşturur.

 Aslında yukarıdan beri anlatılan vasıflar bir lideri putlaştırmaktan öte bir şey değildir. Allah(cc) tarafından seçildiğine inanılan lider kutsal olduğu için eleştirilmez bir konuma oturtulmuştur. Hizmetin başındakinin kutsanması aslında onun yalnızlaşmasını da beraberinde getirir. Artık lider de kendisinin seçilmiş olduğunu ve diğerlerinin kendisine hizmet için etrafına toplanan kurtarılacak insanlar olarak algılanır. Böyle bir hizmet etrafında oluşan birlikteliklerde liderin önemli bir özelliği ortaya çıkar. O da hizmet edenlerine karşı olan vefasızlığıdır. Öyle ya niçin vefa duysun ki? Kendisini Allah(cc) seçmiştir ve etrafındakilerin kendisine şükran duyması gerekir. Böylelerine karşı vefa duygusunun oluşması imkânsızdır. Oluşmayan vefayı da liderin birilerine karşı vermesi düşünülemez.

Seçilmiş liderin yanında bulunmak büyük şereftir. Bütün fikirler bu çerçevede örülür. Meselenin bu minvalde yürümesi için teorik alt yapı hazırlanır ve bu mensupların beyinlerine defaatla nakşedilir. Hizmet için mücadele etmek, liderin yanında bulunmak hayatın tek anlamı olarak telkin edilir. Bunun için, hizmeti bırakan yok olur. Büyük musibetlere duçar olur. Liderin davadan dönmesi ise imkânsızdır. Zaten liderin hizmetten dönmesi düşünülemez. Hem liderin hizmetten döndüğünü, yola çıkarken tespit edilen prensiplerini terk ettiğini kim, neye göre tespit edebilir ki?

Hizmetten veya liderden ayrılan en büyük suçu işlemiş olur. O artık grubun karakteristik özelliği ne ise ona göre bir hain, ajan, bir dönek, hatta dinden çıkmış bir 'mürtet'tir. Bu çarpık ve yalnızca hizmeti hayatın esası haline getiren anlayışın katı ve doğal bir sonucu olarak gruptan ayrılan kişi hizmet mensuplarının gözünde bir ölüdür.

Aslında bu türden oluşumlar liderlerini putlaştırmakta, yarı tanrı ilan etmekten öte bir şey yapmamış olurlar. Liderini ilahlaştıran, putlaştıran böylesi birlikteliklerden ayrılmak, yönetimin başındaki ilahın ilahlığını reddetmek ve onun kulluğundan ayrılmak anlamına geldiği için hizmet mensupları tarafından büyük günah hatta şirk sayılır. Doğal olarak hiçbir Tanrı, “kulunun” kendisinden ayrılmasına tahammül edemez.

Not: Makalenin hazırlanışında psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu’nun “Liderlere tapınma psikolojisi” isimli kitabından istifade ettim. Kendisine teşekkür ederim.

Namazsız İslamcılar!


Namazsız İslamcılar

1990’lı yıllarda bir vakıfta yöneticilik yaparken bazı üniversitelerde okuyan gençleri toplar, evimde yemek verirdim. Bu gençler değişik cemaatlere mensup olurdu. Bu gençler kendi aidiyetlerini ifade etmek için değişik sıfatlar kullanırlardı. Kimi kendisine Nurcu, kimi Akıncı, kimi, Radikal İslamcı, kimi İrancı, kimi Ülkücü, kimi Alperen kimi de kendini cemaatler üstü sayardı. Bende bu yemeklerde aynı davanın mensubu olduğumuzu, birilerinin bizi bölüp daha rahat yönetebilmek için böyle parçalara ayırdığını ifade eder, bir ve beraber olmamız gerektiğini delilleriyle izah ederdim. Ne derece başarılı olabildim orasını Allah (cc) bilir.

Ancak bu toplantılarda dikkatimi çeken önemli bir şey olurdu. Namaz vakti geldiğinde bazı gençler değişik mazeretler ileri sürerek bizimle beraber naza durmazdı. Fakat sıra lafa geldi mi hiç biri İslamcılığına laf söyletmezdi.

Yine böyle bir yemek sırasındaydık. Kendisini Radikal İslamcı olarak ifade eden gençlerin lideri konumunda bir genç vardı. Geçmiş gün galiba İnşaat Mühendisliğinde okuyordu. Yemekten sonra memleketin hassas bir dönemden geçtiğini ve gençlerin kendilerine çok dikkat etmeleri gerektiği konusunda kısa bir konuşma yapmıştım. Radikal İslamcı gencimiz heyecanlı bir şekilde sözümü kesmiş ve bizi pasiflikle suçlayarak şöyle bir soru sormuştu:

“Abi biz ne zaman kıyama kalkacağız?”

 Genci yakından tanıyordum. Kredi Yurtlar kurumunun yurdunda kalıyordu ve Cuma dahil hemen neredeyse hiç namaz kılmıyordu. İnanan bir insanın en önemli ibadeti olan namaz hususunda lakayt olan bir Radikal İslamcı delikanlı İslam adına ne zaman kıyama kalkacağımızı soruyordu.

Delikanlılık heyecanı içinde sorulan böyle bir soruya cevap vermenin zorluğu beni ister istemez cevap verirken esprili olmaya itmişti. İslami konularda henüz derinleşmemiş ve oldukça heyecanlı olan bu ve bunun gibi düşünen gençlere ders vermek için şöyle bir cevap vermiştim:

“Evet kardeşim! Ne zaman kıyama kalkacağız biliyor musun? Sen ne zaman sabah namazına eksiksiz kalkarsan o zaman!”

Aradan geçen zaman içerisinde bu soruyla değişik zaman ve zeminlerde birkaç defa daha karşılaştım ve inanın verdiğim cevap hiç değişmedi. Bu açıdan yıllar önce verdiğim aşağıdaki hükmün bugün de geçerli olduğu açıktır ve bunu söylerken büyük bir gönül rahatlığı içerisinde olduğumu belirtmek isterim:

“Daha doğru dürüst sabah namazına kalkamayan insanların insanlığa ve en büyük insanlık olan İslâmiyet’e yapabileceği hiçbir hizmet yoktur.”












Kulluğun en büyük göstergesi de namazdır. “Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine belirlenmiş vakitler için farz kılınmıştır.” (Nisa suresi, 103. ayet)

Peygamber Efendimiz (sav), “Şüphesiz namaz dinin direğidir. Kim ki namaz kıldı dini yapıldı, kim ki kılmadı dini yıkıldı.” buyurarak namazın dini ayakta tutan en sağlan direk olduğunu beyan etmiştir.

Hadisten anlıyoruz ki, bir mü’min namazı hakkıyla kılmadıktan sonra ne ya­parsa yapsın, kendi dinini ayakta tutamaz. Çünkü dinin direği oruç, zekât veya bir başka ibadet değildir; ancak namazdır.

Böyle bir emri dinlemeyen yani namazı bilerek kılmayanlar direk olarak Allah’a (cc) isyan etmiş; hatta meydan okumuş olurlar. İnanan bir insanın böyle bir aymazlığa düşmesi düşünülemez. Ya iman zayıflığından ya da şeytana esir olmaktan kaynaklanan böyle bir durum inanan insan için büyük bir paradokstur.

 Namaz kılmamak Allah’ın (cc) değil, nefsin istek ve arzularına göre hareket etmektir. Allah (cc) kendi istek ve arzularına uyanların bu istek ve arzularını ilah edindiklerini beyan eder ve onların derecelerinin hayvanlardan daha aşağı olduğunu Furkan suresi 43 ve 44. ayetlerde şöyle belirtir.

“Kendi istek ve arzularını ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha da şaşkın ve aşağıdırlar.”







Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler


Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler

Hür Adam filmi Bediüzzaman çevresinde örülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Kimileri Bediüzzaman’ın Atatürk dostu olduğunu ve O’nun bir İslam kahramanı olduğu hususunda belgeler yayınlarken, kimileri de açık olarak ifade etmese de Bediüzzaman’ın asla Atatürk’le dost olmadığını söylemektedirler.

Bilindiği üzere Bediüzzaman ve Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında mühim rol oynayan iki şahsiyet olarak bugün bile tesirlerini sürdürüyor.

Bediüzzaman ve eserleri çevresinde oluşan grupların genel adı “Nurcular” olarak bilinirken, Atatürk ve fikirleri çevresinde birleşenler gruplara ise genel olarak “Atatürkçüler” denmektedir.

Her iki genel grubun altında onlarca farklı grubun olduğu da bir gerçek.

Nurcular, “Okuyucular, Yazıcılar, Med Zehra, Fethullahçılar, Zafer Grubu, Kürtçü Nurcular, Aczimendiler vb.” onlarca gruba ayrılmışken; Atatürkçüler, “ADD, Ulusalcılar, Milliyetçiler, Laikler, Ülkücüler, Dindar Atatürkçüler, vb.” isimlerle birbirinden ayrılmaktadırlar.

Aslına bakarsanız bugün Atatürkçülük daha geniş kabul görüyor ya da en geçerli kullanım aracı olarak kullanılıyor.

Nasıl demeyin!

Bakın bugün ülkemizde Marksist de Atatürkçü, İslamcı da. Milliyetçi de Atatürkçü Liberalist de. Erbakan da Atatürkçü Adnan Oktar’da (Nam-ı diğer Harun Yahya).. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da Atatürkçü onun müzmin muhalifi Devlet Bahçeli de. Fetullah Gülen’de Atatürkçü, Toktamış Ateş de. 12 Eylül darbecisi ve 28 Şubatçı darbe heveslisi generallerin de Atatürkçü olduklarından kimse şüphe edemez. Hele hele mevcut Genelkurmay Başkanımız ve diğer generallerimizin Atatürkçülüğü üstüne ise kimse toz konduramaz. Bu arada Doğu Perinçek ve Cumhuriyet gazetesinin Atatürkçülüğünü de unutmamak gerekir. Burada ismini sayamadığım daha nice gruplar Atatürkçülüğü asla birbirlerine bırakmıyorlar. “Ben senden daha Atatürkçüyüm, Yok ben senden daha Atatürkçüyüm, en asıl Atatürkçü benim” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Son zamanlarda bu gruba bir de Nurcu Atatürkçüler katıldı.

Nurcular ve Atatürkçülerin en belirgin özellikleri Cumhuriyet’in kuruluşundan beri fikren anlaşamamalarıdır.

Atatürkçüler Nurcuların devletin temel nizamını yıkarak yerine Şeriat düzeni getirmek istediklerini, bunun için devletin çeşitli kademelerinde örgütlendiklerini iddia etmekte ve bu grupların Laik bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşama hakları olmadığını açıkça ifade etmektedirler. Böyle bir anlayış sebebiyle Nurcular binlerce kez okudukları kitaplardan dolayı değişik mahkemelerde yargılanmış, hapislerde yatmış ve büyük çileler çekmişlerdir.

Nurcular ise, açık olarak ifade edemeseler de Atatürkçülerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tam anlamıyla Batılı norm ve inançlar üzerine bina etmek istediğini, Müslüman Türk kavmini bin yıllık dininden uzaklaştırmak için bir proje olduğunu iddia etmektedirler.

Yani hangi yandan bakarsak bakalım bu iki genel grubun fikren ve inanç olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri anlaşamadıkları bir gerçek. Gerçi Atatürkçülerin baskıları sonucu bazı Nurcu gruplar Atatürkçü görünse ve Atatürk’ün askeri ve siyasi bir dahi olduğunu iddia etseler de, genel olarak bir Atatürk muhalifliği genel geçer anlayıştır.

Yukarıdaki düşünceleri zihinlerde mahfuz tutarak başlıktaki soruyu soralım isterseniz:

“Bediüzzaman Said Nursi verdiği mücadele de Atatürk ile anlaşamazken ve ömrünün 28 yılının bunun için hapislerde ve sürgünlerde geçirirken, bugün Bediüzzaman’ın talebesi olduğunu ileri sürenler O’nu Atatürk dostu olarak gösterirken acaba ihanet etmiyorlar mı?”

Bediüzzaman’ın eserlerine baktığımızda Atatürk’ü, “Dost ve İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri” olarak görenlerin ya samimi olmadıklarını ya da takiyye yaptıklarını söylemek mümkün. Eğer iddia ettiklerinde samimi iseler bu kez bir ihanetin içinde oldukları da açıktır.

Bediüzzaman’ın 1922 yılında yazdığı bir mektubu (Bu mektup namazda tembellik eden vekillerin hepsine yönelik yazılmıştır ve Risale-i nur eserlerinde yayınlanmıştır.) ileri sürerek seksen senedir süregelen bir çatışmayı örtmenin altında ne yatmadığını bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Bediüzzaman hayatta iken yayınladığı eserlerinde Ankara’yı terk ederek Van’ın Erek Dağlarına inzivaya çekilmesinin sebebi “Politikanın içinde dinsizliğe giden ince bir yol olduğunu ve Ankara’da kalarak mücadele edilemeyeceği” fikridir.

Zaten Bediüzzaman’ın 1926 ile 1960 yılları arasındaki hayatına baktığımızda ömrünün çoğunu Atatürk karşıtlığı sebebiyle ya cezaevlerinde ya da sürgünlerde geçirdiğini görüyoruz.

Madem bir kısım nurcunun iddia ettiği gibi Atatürk ve Said Nursi dost ise, niçin Said Nursi ömrünün 28 yılını hapislerde ve sürgünlerde yaşadı? Bu nurcuların, “Bu nasıl dostluk?” diye soranlara nasıl cevap verecektir? Doğrusu merak ediyorum.

Bugün Said Nursi’nin hayatta iken yazdığı eserler ortadadır. Bu eserlere baktığımızda Atatürk ile Said Nursi’nin hiçte dost olmadığını, aksine büyük bir çatışmanın yaşandığını görüyoruz. Bu çatışmaları görmezden gelerek Said Nursi’yi

Atatürk’e dost ve duacı göstermenin Bediüzzaman’a ihanetten başka bir ifade taşımadığını söylemek mümkündür. Zira Bediüzzaman eserlerinin birçok yerinde Atatürk’ü, “Şeriat-ı Muhammediye’yi tahrib edecek ahir zamanın dehşetli şahıs” olarak göstermektedir. Zaten Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesinde kaleme alınmıştır.

Aslında gerçeği böyle tahrif etmek Atatürk’e de yapılan bir haksızlıktır. Çünkü Atatürk’te Said Nursi’yi bütün icraatlarına ve inkılâplarına karşı amansız bir düşman olarak bilmiş ve öyle de muamele etmiştir.

Yüzlerce delil ile ispat etmek mümkündür ki Said Nursi ile Mustafa Kemal hiçbir zaman dost olmamış; aksine birbirleri ile çatışmışlardır.

Bir mektubu bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ve bugünde bu rollerini en derin şekilde sürdüren Atatürk ile Said Nursi’yi birbirine dost göstermek her iki şahsa karşı da ihanettir; ya da en azından saygısızlıktır.

Bu hususta Said Nursi’nin eserlerinden bir parça aktararak meselenin her iki genel grup açısından da çarpıtılmamasını ve tarihin tahrif edilmemesini temenni ediyorum.

Said Nursi, Atatürk ile ilgili kanaatlerini özellikle 5. Şua isimli eserinde bahseder. Bu eser 1938 yılında gizli olarak neşredilmiştir. Daha sonra yapılan bir baskında (1926-1960 yılları arasında Nurcular devletin en büyük düşmanı olarak bilindiği için her zaman baskınlara uğramakta ve hapislere atılmaktaydı) ele geçer Risaleler arasında 5. Şua’da çıkmıştır. 5. Şua hadislere dayanarak ahir zamanda zuhur edecek kıyamet alametleri ele alınmakta ve Atatürk hakkında da kanaatler belirtilmektedir. Eserin açığa çıkması o zamanki Nurcuları bayağı tedirgin ederken Said Nursi hiç endişe etmemiş ve talebelerine yazdığı bir mektupta aynen şunları söylemiştir:

“Aziz, sıddık kardeşlerim, “Elhayru fimahterehullah” sırrıyla, bu meselemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i İslâm’a ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kati hüccetler gösteren ve ispat eden Risale-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidatdan en mütemerritleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cüretkârâne tecavüzlerini tadil eder.”

Said Nursi, şüpheye yer bırakmayacak tarzda M. Kemal’in ahir zamanda gelecek dehşetli eşhastan olduğunu ve ona dost olmayışının sebeplerini ise 1947’de Reis-i Cumhura gönderdiği istidanın zeylinde bütün açıklığıyla ortaya koyar:

“Reisicumhur'a gönderilen istidanın zeylidir ki, mecbur oldum yazmağa.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi; Mustafa Kemal'in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:

Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla, Kur'an’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini, hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal'e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.” (Bkz: Emirdağı Lahikası ve Şualar)

Şimdi bu gerçeklere rağmen Atatürk ile Said Nursi’yi dost ilan edenlerin her iki şahsa da ihanet etmediklerini söyleyebilir miyiz?

Her iki gruptan isteğimiz balığın kavağa tırmandığı bir tarih anlayışından sıyrılmalarıdır.

Millet Kavramı Yanlış Kullanılıyor


Millet Kavramı Yanlış Kullanılıyor

Eskiler, “Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır.” derlerdi. Osmanlıcada bir tamlama olan bu söz bugünkü anlamıyla, “Bazı kavramlar hakkındaki meşhur yanlışlar kelimenin lügat manasından daha fazla rağbet görür.” demektir.

Gerçektende bazı kavramlar hakkında o kadar büyük yanlışlar yapılmıştır ki, koskoca topluluklar bunun altında kalıp ezilmiştir.

Ülkemizde neredeyse seksen doksan senedir Galat-ı Meşhur olarak kullanılan kavramlardan biri de “Millet ve Ümmet” kelimeleridir.

Bu iki kavram yanlış yerde kullanıldığı için bu kavramlara ilintili olarak “millet, ümmet, Milliyet ve Milliyetçilik” kavramları konusunda da büyük kafa karışıklıkları yaşanmıştır.

“Küfür tek millettir, İslam tek millettir” hadisi meşhurdur ve İslamî terminolojide iki çeşit milletin var olduğu hakikatini bütün gerçekliğiyle ortaya koyar.

Zaten “Millet” kelimesinin İslam literatüründeki anlamını Kur'an birçok ayette belirlemiştir.

"Kendini bilmez beyinsizden başka kim İbrahim'in milletinden yüz çevirir?" (Bakara, 130),

"De ki: Hayır, biz batılı bırakıp Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine uyarız." Bakara,135),

''De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine tabi olun." (Al’i İmran, 95)

"İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in hanif milletine tabi olandan millet bakımından daha iyi kim olabilir?" (Nisa, 125)

İslâm'a göre, uluslar veya kavimler büyük insanlık ailesinin fertleri gibidir. Çünkü bütün insanlar aynı anne-babadan türemişlerdir. Farklı şartlara, niteliklere sahip toplumlar halinde ayrılmalarının amacı, tanışmaları, yardımlaşmaları, dayanışmaları içindir. Allah (cc) ayette bunu şöyle beyan eder:

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için uluslara, kabilelere ayırdık." (Hucurat, 13)

Bütün bu uluslar, kavimler ve kabileler içinden Allah'ın (cc) öngördüğü inanç çevresinde toplananlar birbirlerinin kardeşidirler ve soyları, dilleri, renkleri ne olursa olsun, , tek bir millet veya tek bir ümmet oluştururlar.

“Muhakkak mü'minler kardeştirler." (Hucurat, 10) Allah (cc) yanında herhangi bir ulusun veya kavmin diğerinden, herhangi bir insanın diğer bir insandan doğal ve maddi nitelikleri sebebiyle bir üstünlüğü yoktur. “Allah yanında en üstün olanınız en muttaki olanınızdır." (Hucurat, 13) Üstünlük yalnızca bağlandığı inancın buyruklarını yerine getirme ve yasaklarından sakınma konusundaki titizlikten kaynaklanır.

Yukarıdaki ayetlerde geçen “Millet” kelimesinin “din ve şeriat” karşılığında kullanıldığını bütün tefsir kitapları belirler.

Millet kelimesi ülkemizde tam anlamıyla bir yanlış kurbanı olan kavramların başında gelir. “Millet” mefhumuna yüklenen yanlış mana Türk, Arnavut, Arap, Kürt vs. kavimlere mensup Müslümanların kafalarında büyük karışıklıklara sebep olmuştur.

İslâm millete, “Bir inanç etrafında toplanan insanlar topluluğu” derken, Batı kaynaklı tarifler ona, “dil, tarih, kültür vs.” unsurlarını da eklemiş ve içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir.

Kavram kargaşasının sebeplerini incelediğimizde karşımıza Batı’dan yapılan yanlış tercümelerin çıktığını görüyoruz. Fransızca bir kavram olan “Nation” kelimesinin karşılığı “Kavim veya Ulus” iken kelime Türkçeye “ Millet” olarak tercüme edilmiş ve birçok kavram kargaşasının çıkmasına sebep olmuştur.

Yapılan bu yanlışı tefsirinde çok çarpıcı bir misalle anlatan Allâme Elmalılı Hamdi Yazýr Hoca efendi, yanlış kurbanı “millet” mefhumunun nasıl bir tercüme hatasından meydana geldiğini şöyle beyan eder:

"Hukukî şahsiyetini tamamlamış ve faaliyete geçmiş bulunan Millet, İslâm şeriat lisanında "Ümmet" mefhumuna eş anlamlı olarak kabul edilir. Emrullah Efendi merhum “Ümmet” kelimesinin “Ümmi” kelimesiyle alakalı olduğunu zannederek “Nation” tabirini “Kavim veya Ulus” olarak değil, “Millet” diye tercüme etmeyi tercih etmişti. O zamandan beri “Millet” mefhumu zayi edilmiş ve istihfaflı bir telakkiye maruz kalmıştır. Sonradan ıstılah encümeninde buluştuğumuz vakit, bu kelimenin “Ümmi” tabiriyle değil, “Ulû'l emr” tabiriyle alakalı olduğunu izah etmiş ve kabul ettirmiştim. Ama maalesef Emrullah Efendi geçmiş hatayı düzeltmeden vefat etmişti."

Dilci Emrullah Efendi’nin bir yanlışı ülkemizde bir sürü yanlış tarifin oluşmasına ve oluşan tariflerin çerçevesinde birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Yukarıdan beri izah edilen gerçeklikler ışığında “Millet” kavramının nasıl yanlış anlaşıldığına değinelim.

Yukarıdaki ayet ve hadisler ışığında İslam anlayışında “İslam milleti” ve “ Küfür milleti” olarak “İki millet”in var olduğu bir gerçektir.

 Millet mefhumu aynı zamanda İslam literatüründe “din ve şeriat” anlamlarına da gelir.  Millet kavramı günümüzde yaygın biçimde kullanıldığı gibi, "aynı topraklar üzerinde yasayan, aynı kökten gelen, tarih, töre ve dil ortaklığı bulunan insanların tümü" biçiminde tanımlanan “Ulus” ya da “Kavim” (Nation) kavramlarıyla hiçbir mana benzerliği taşımaz.

Yukarıdaki ayetlerden hareket eden İslam âlimleri Millet kelimesinin Kur'an'daki kullanılışından yola çıkarak millet, din ve şeriat kavramlarını eş anlamlı kelimeler olarak kullanmışlardır. Bu kavram (Millet) inanç yönüyle Din, amel yönüyle Şeriat, bir toplanma zemini olması yönüyle de Millet adını alır. Başka bir deyişle millet, dinin içtimai yönünü belirtir. Ne var ki toplumu değil, toplumun üzerinde toplandığı dini ifade eder. “Küfür tek millettir” hadisi izlenerek söylenirse, İslam bir millet, küfür de bir millettir.

Bu sebeple sözgelimi İslam milleti deyimi gerçek anlamıyla İslam dinini, mecazi anlamıyla da Müslüman olan bütün kavimler toplamını ifade eder. Buna karşılık “Millet” kelimesi ne gerçek, ne de mecazi anlamıyla “Arap milleti” ya da “Türk milleti” biçiminde kullanılamaz. Çünkü “Arap” ya da “Türk” adları bir dini değil, bir soyu, ulusu veya kavmi belirler.

“Millet” kavramı ile “ulus ve kavim” kavramlarının karıştırılmasına yol açtığı önemli bir yanlışlık da ümmetin milletten daha geniş bir anlamda düşünülmesidir. Topluluk anlamındaki mecazi kullanılışıyla millet, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan insanları değil, belli bir inanca bağlı bütün insanları dile getirir. Bu sebeple İslam milleti, yalnız Hz. Peygamber’e (sav) inanan Müslümanları değil, ilk peygamber Hz. Âdem’den (as) bu yana yaşamış bütün Müslümanları belirtir. Oysa ümmet belli bir peygamberin izleyicisi Müslümanlara verilen isimdir.

Millet kelimesi ile ilintili olan Milliyet kelimesi de İslami literatürde “milliyetimiz İslamiyet’tir.” Manasını ortaya çıkarır.  Buradan hareketle şu hükmü veriyoruz:

“Bizim milliyetimizin temeli İslamiyet'tir. İslamiyet kavim ile ulus eksenli kavmiyetçiliği ve ulusçuluğu (milliyetçiliği) reddeder.”

Gelecek yazıda Milliyetçiliğin ve Türkçülüğün temellerini ve İslam’la telif edilip edilemeyeceği üzerinde duralım inşallah.


içinde şüphe olmayan Kur'an


İçinde Şüphe Olmayan Kitap

Bir söz var, çok hoşuma gider: “Bütün kitaplar bir ‘Kitabı’ açıklamak içindir.”

Bu çerçevede bazen okuduğum kitapların ardından, “Acaba okuduğum bu kitap bana bir ‘Kitabı’ açıklamada ne kadar destek oldu, ne kadar yardımcı oldu?” diye sorarım.

Bu sorguda sonuç ağırlıklı olarak, “Evet, oldukça yardımcı oldu” çıkarsa memnun olur ve o kitabı daha müsait zamanda okumak için özenle bir kenara ayırırım.

Eğer sorgudaki sonuç ağırlıklı olarak, “bu kitabın bir ‘Kitabı’ açıklamada hiçbir faydası olmadı, aksine engelleyici, kafa karıştırıcı bilgileri kafama soktu” şeklinde çıkarsa o kitabı bir daha elime almamak üzere kaldırır hatta yok ederim.

Bütün kitapları etkileyen böyle önemli bir Kitap nedir? diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Şüphesiz o Kitap, Âlemlerin yaratıcısı, yoktan var edicisi Allah'ın (cc) insanlara kurtuluş rehberi olarak indirdiği son Mukaddes kitap olan Kur'an-ı Kerim’dir.

İnananların bu hususla alakalı asla bir şüpheleri de yoktur.

Olamaz da.. Çünkü ayet açık biçimde bunu bizlere ihsas ettirir:

“Kendisinde şüphe olmayan bu kitap, muttakiler (kötülükten korunanlar, Allah’ın emirlerine uyanlar) için hidayet rehberidir.” (Bakara, 2)

Peki, insanlara hidayet rehberi, kurtuluş reçetesi olarak sunulan bu Kitabı nasıl anlamalıyız? 600 sayfayı bulan bu kitapta bizi yoktan yaratan Rabbimiz, bizden ne istemektedir?

Bütün bunları öğrenmenin yolu elbette ki her şeyden önce elimizdeki Kur’an-ı Kerim’i okumak ve anlamaya cehdetmek gerekir. Bu yapılmadan Kur’an’ın anlaşılması elbette mümkün değildir.

Kur'an, Allah’ın (cc) kelamıdır ve Rab ile kul arasındaki en yüksek bağdır.

Kur’an vahyin de en yüksek şeklidir.

Kur'an şahıslara, sosyal hayata, bütün insan sınıflarına, cinlere, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - manevî bir hidayet rehberidir.

İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bilakis ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsirini ve açıklanmasını kolaylaştırır. "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; içinde taşıdığı hakikatler daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır."

Kur'an, insanlığın hakikî saadetini temin edecek her türlü itikat, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de manası itibarîyle, en büyük ve ebedi bir mucizedir.

Nitekim Kur'an'ın lâfzındaki üslûp ve belâgate, şimdiye kadar hiç kimse nazire getiremediği gibi, bundan sonra da getiremeyecektir. Kur'an, lâfzı gibi, manası bakımından da mucizedir. Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatleri ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri asırlar öncesinden haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah (cc) kelâmı olduğunu göstermektedir.

Kur'an'ın sahip olduğu meziyet ve özellikler, ayetlerde şu şekilde beyan buyrulmuştur:

  "İşte bu Kur'an muazzam bir kitaptır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. Fayda ve bereketi çoktur. Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (En'âm, 155).

"O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı batıldan ayırır..." (Bakara, 185).

"Bu Kur'an, akıl sahiplerinin, ayetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitaptır." (Sâd, 29)

"De ki: And olsun, eğer bu Kur’an’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler." (İsra 88)

Peygamberimizden Kur’an hakkında şöyle bir rivayet mevcuttur.

Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resulullah'dan (sav), "Yakında fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır" buyurdular.

Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:

“Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü vardır.

O, Hak ile Batılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür.

Her kim hidayeti ondan başkasında ararsa, Allah(cc) onu şaşırtır.

O, Allah'ın(cc) kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur.

O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebeptir.”

Çağımız, hadiste belirtilen fitnelerin en üst düzeyde toplumumuzda cereyan ettiği bir zaman dilimi olarak hükmünü icra etmektedir. Öyle ki bir anlamda “Deccaliyet asrı” da diyebileceğimiz devrimizde, adeta hemen her şey insanı yaratılış maksadından uzaklaştırmak için var olduğu izlenimini vermektedir.

Hadiste de belirtildiği gibi bu fitnelerden ancak, Allah’ın (cc) kitabı Kur’an’a yapışanların, Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Peygamber Efendimizin (sav) sünnetine uyanların kurtulabileceği açıktır.

"Kur'an nedir, tarifi nasıldır?" diye soranlara özet olarak 20. asrın sonlarında Kur’an mucizelerini geniş biçimde anlatan Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri ile cevap vermek isterim:

Kur'an, şu büyük kâinat kitabının ezeli bir tercümesi..

Yaratılışın ayetlerini okuyan çok çeşitli dillerinin ebedi tercümanı..

Gayb ve şahadet âlemleri kitaplarını müfessiri..

Zeminde ve gökte gizli ilahi isimlerin manevî hazinelerinin keşfedicisi..

Hadise satırları altında gizlenmiş hakikatlerin anahtarı..

Şahadet âleminde gayb âleminin lisanı..

Şehadet perdesi arkasında olan gayb âlemi yönünden gelen Rahmanın ebedi iltifatları ve Sübhan'ın ezeli hazinesi...

İslâmiyet manevî âleminin güneşi, temeli, hendesesi...

Uhrevi ilimlerin mukaddes haritası...

Zât ve sıfât, esma ve İlahi işlerin konuşan şahidi, açık tefsiri, kati delili ve açık tercümanı...

İnsanlık âleminin terbiye edicisi...

En büyük insanlık olan İslâmiyet'in su ve ışığı...

İnsanoğlunun hakiki ilmi...

İnsaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi…

İnsan için şeriat, dua, hikmet, kulluk, emir, davet, zikir, fikir kitabıdır…

Bütün insanın bütün manevi ihtiyaçlarına merci' olacak çok kitapları içine alan tek, mükemmel bir mukaddes kitaptır. 

Bütün evliya, sıddıklar, arifler ve araştırmacı zatların muhtelif meşreplerine, ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin zevklerine lâyık ve o meşrebi nurlandıracak ve her bir mesleğin esaslarına uygun ve onu tasvir edecek birer risale beyan eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir Semavi kitaptır.   

Kur'an, arş-ı azamdan, ism-i azamdan, her ismin en büyük makamından geldiği için, Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlahı unvanıyla Allah'ın fermanıdır.

Hem bütün gökler ve yerlerin yaratıcısı adına bir hitaptır.

Hem mutlak Rububiyet yönünden bir konuşmadır. 

Hem Cenab-ı Hakkın umumi saltanatı hesabına bir ezeli hutbedir. 

Hem her şeyi kuşatan rahmet noktasından bakıldığında bir Rahmani iltifatın defteridir. 

Hem Ulûhiyet’in büyüklüğü ve azameti hususiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme dergisidir. .

Hem en büyük isimlerin muhitinden inmesi ile arş-ı azamın bütün yönlerine bakan ve teftiş eden hikmet dolu bir mukaddes kitaptır. Şu sırdandır ki, "Allah'ın kelamı" unvanı liyakatle Kur'an’a verilmiş ve daima da veriliyor.

Kur’an’dan sonra diğer peygamberlerin kitapları ve sayfalarının dereceleri gelir.

Allah’ın (cc( sayısız diğer sözleri ise, bir kısmı dahi has bir itibarla, küçük bir unvan ile, hususi bir tecelli ile, cüzi bir isim ile, hususi bir rahmet ile ortaya çıkan ilhamlar şeklinde bir konuşmadır. Melek insan ve hayvanların ilhamları külliyet ve hususiyet itibariyle çok çeşitlidir.

Kur'an, asırları muhtelif bütün peygamberlerin kitaplarını ve meşreplerini, muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün safi ruhların eserlerini toplu olarak içinde taşıyan ve altı yönü parlak, bütün şüphelerden temiz, dayanak noktası, semavi vahiy olan ezeli bir kelamdır.

Hedefi ve gayesi, açık biçimde görüldüğü üzere ebedi saadettir.

İçi halis hidayet, üstü iman nurları, altı delil, sağı kalp teslimiyeti ve vicdan, solu akılları büyülemek, Meyvesi, Rahmanın rahmeti ve cennet diyarıdır.” 

Müslümanlar olarak Kur'an'a karşı ilk vazifemiz, onun ve ihtiva ettiği hakikatlerin hak olduğunu tasdik etmek, daha sonra, onu okumak, manasını anlamak ve emirlerini tatbik edip yaşamak, yüksek düsturlarını, fert ve cemiyet olarak hayatımıza hâkim kılmak gibi diğer vazifeler gelir.

O halde bütün inananlar olarak gelin hep birlikte Kur’an okyanusuna dalarak aklımızı, fikrimizi, kalbimizi, ruhumuzu hülasa bütün latifelerimizi doyuralım. Zira tek kurtuluşumuz budur.