MAKALELERİM
26 Mayıs 2018 Cumartesi
7 Temmuz 2013 Pazar
23 Temmuz 2012 Pazartesi
RİYAKARLIĞIN ALTIN DEVRİ!
RİYAKARLIĞIN
ALTIN DEVRİ!
Herkesin ağzından dünya için şunu hep
duyarız:
“Üç günlük dünya. Hiçbir şeye değmez.”
Ancak ne hikmetse başta bunu diline dolayıp,
her yerde tekrarlayanlar olmak üzere herkes bu üç günlük dünya için olmadık
kılıklara giriyor, değerlerini yitiriyor, ideallerini görmezden geliyor.
Yani anlayacağınız herkes, “Üç günlük dünya”
deyip, bir yandan dünyayı sırtına yüklenirken, diğer yandan herkesi idare
etmesini biliyor.
Kısaca iki yüzlülük yapıyor da denilebilir.
Arif Nihat Asya, bir
şiirinde “Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet / Altın devrini yaşıyor...” diyerek
kendi döneminin ne derece riyakârlıklarla dolu olduğunu dile getirir. Bilmem
ki, bugünümüzü görseydi; ne derdi?
Çünkü bugün etrafımıza
baktığımızda, Arif Nihat Asya’nın söylediklerinden yüzlerce kat daha fazla bir
riyakârlıkla, bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Öyle bir iki yüzlülük
ki,”dost” dediğin birçok insan yanında iken yüzüne gülerken, arkanı döner
dönmez kuyunu kazmayı ihmal etmiyor.
Kazıklı Voyvoda’nın baş
düşmanı olan Osmanlı’ya attığı kazıklar, aynı dava, aynı ideal için çalışan
insanların birbirlerine attıkları kazıkların yanında kürdan gibi kalıyor.
Siyasî arenadaki riyakârlık
ve iki yüzlülük ise zirveyi tutmuş; Everest tepesi yanında Lût gölü gibi
kalıyor.
Yani anlayacağınız, nereye
bakarsak bakalım, riya ve ikiyüzlülüğün altın devrini yaşadığını görüyoruz.
İsterseniz isim vermeden,
mücerret (soyut) bazı misaller verelim. Ta ki İzzet Molla’nın değimi ile
isteyen alıp üzerine geçirsin.
Yıllarca bir ideal uğruna
mücadele veren biri, bu mücadelesi sırasında, “eğer ileride büyük işler yapar
ve eline çok para geçerse bunun büyük bir kısmıyla davasını anlatmak için
gazete, dergi ve kitap basacağını” söyler. Ancak ne hikmetse eline büyük
imkânlar geçmesine rağmen bir türlü bu sözünü hatırlamaz. Allah’ın (cc) “Malı
istediğime veririm” sırrınca kendisine verilen malın imtihan aracı olduğunu
unutur. Kazandıklarını kendi çalışması ile elde ettiğini düşünür ve bunları
yatlara, katlara, yazlıklara, kışlıklara harcamaya başlar. “Sözlerin ve
ideallerin ne oldu” diye hatırlatanları ise birkaç sözle geçiştirir. Artık geçmiş
onun gözünde nostaljik birkaç hatıradan başka bir şey ifade etmez.
Aynı aymazlığı makam elde
edenlerde de görüyoruz. Değişik vesilelerle elde ettikleri makamların ebedi
olarak altlarında kalacağı zehabına kapılan nice insanlar, üzerinde oturdukları
makamı idealleri doğrultusunda kullanma yerine; değişik mazeretlerin, kıytırık
gerekçelerin arkasına saklanarak, kendi nefsi istek ve arzularını tatmin
etmekle uğraşıyor. “Dost” bilerek yanına gidenlere ise, “Acaba hangi iş için
geldiler, hep gelip meşgul ediyorlar, vb” şeklinde bir anlayışla yaklaşıyorlar.
Yanlarında iken “Dostluk” tavırları sergilerken, ayrılır ayrılmaz şikâyetlere
başlıyorlar. Yani anlayacağınız makam için her şeyden geçmeyi göze
alabiliyorlar.
Yine makam uğruna, koltuk
sevdasına yıllarca ”olmazsa olmaz” diye baş tacı ettiği fikirlerini,
düşüncelerini, sözlerini rahatlıkla unutan nice “idealistler” biliyoruz.
Özellikle siyasî arenada yüzlerce örneğini göstereceğimiz bu tipler,
oturdukları makamın büyüsüne kapıldıkları için, “Namusumuz” dedikleri değerleri
bile görmezden gelebiliyor. Kendilerini oturdukları makama getirenlerin
yıllarca çektikleri eziyetlerini, “Bizim sorunumuz değil” deme aymazlığını
gösterebiliyorlar. Böylelerine “Sahte kredi devşirerek piyasayı dolandıran
koltuk esnafı” dememek için hiçbir sebep yok. Çünkü koltuğun yanına yaklaşan
kişinin ilk işi, aynı ideali paylaştığı, aynı dine mensup olduğu kardeşine
kazık atmak oluyor.
Bu durum tam da şairin dediğini çağrıştırıyor.
Dinsizi dindar eyledin
Donsuzlara don peyledin
Ya şu Müslüman’ı neyledin?
Bre koltuk sen neymişsin.
Şeytan Kimyasından mısın?
Hırslar dünyasından
mısın?
Nefsin hülyasından mısın?
Bre koltuk sen neymişsin.
Yanına yaklaşan kişi
Kazık atmak oldu işi
Yok etti kardeş kardeşi
Bre koltuk sen neymişsin.
Kısaca özetlemek gerekirse,
tam anlamıyla bir “riyakârlık ve iki yüzlülük” devrini yaşıyoruz. Yüzümüze
gülerken, arkamızdan kuyumuzu kazmaya çalışan o kadar çok “Dost” var ki;
düşmana hiç ihtiyaç bırakmıyorlar.
Böyle bir devirde insanın,
kim gerçek dost, kim değil; ayırt etmesi hakikaten çok zor.
Selim
Çoraklı
Kaybedenlerin psikolojisi
Kaybedenlerin psikolojisi
On
binlerce insan için stresli bekleyiş bitti ve milletvekili adaylar belirlerdi. Adayların çok, kazananların
az olduğu bir yarışı yaşadık. Her parti
550 kişiyi ülkeyi yönetmeye aday gösterdi. Bu binlerce kişinin arasından
seçilecek olan 550 kişi dört yıl daha ülkenin yönetiminde söz sahibi olacak.
Kazananlar
şimdilik çok mutlu. Ya kaybedenler?
Kaybedenlerin
birçoğunun psikolojinin
bozulduğunu, kimyalarının değiştiğini gözlemliyoruz.
Zira kendilerini kazanmaya, başarmaya endeksledikleri
için kaybettiklerini öğrendiklerinde
adeta bir travma yaşayabiliyorlar. Harcanan paralar, boşa giden emekler, aylardır konuşmalar, kulis yapmalar netice vermeyince böyle bir durum normaldir.
Çağımızın müfessirlerinde Bediüzzaman
Said Nursi hazretleri “Niyet ve nazar eşyanın mahiyetini değiştirebilir.”
diyerek olaylara bakış açısının çok önemli olduğunu söyler. Hayata Allah (cc)
hesabına (Manay-ı harfi) bakmak gerektiğini, eşyaya kendi hesabına bakıldığında
(Manay-ı ismi) insanda değişik problemler yaşanabileceğini de belirtir.
Kaybedenlerin yaşadıkları psikolojik
problemlerin bakış açısından kaynaklandığı açıktır.
Aday seçimi sürecinde kaybeden adaylar uzun
süredir çalışmalarda bulunduğu seçim döneminde çok yoruldular. Çıkan sonuca
göre kaybetmiş olmak, bir anlamda verilen emeklerin bir ödülle son bulmaması
kişideki bu duygusal yorgunluğu bir kat daha arttırdı.
Psikiyatrisler de, kaybetmiş olmanın adaylarda
hayal kırıklığı, başarısızlık, yenilmişlik, engellenmişlik ve yalnızlık gibi
depresif temalı duyguları tetikleyebileceğini söylemektedirler.
Güçlü, ruhi dayanıklığı olan adaylar
'Demokratik' bir mücadele ve bazen her anlamı ile hak edilse bile seçimi
kaybedilebilecek bir yarış gibi düşünür ve olayı sağlıklı biçimde içselleştirerek
sonuçları içine sindirebilir. Ancak her şeyini kazanmaya bağlayan fakat sonuçta
kaybeden adayın ruhi derinliği ve tevekkülü yoksa önemli psikolojik rahatsızlıklar
yaşayabilir. Hatta bu travmaya bile dönüşebilir. (Aday seçimi sonrası partisine
kızarak hemen istifa eden adaylar gibi)
Yaptığı her faaliyette her şeyin hayırlısını
dilemeyen, kaybedince bile şükredebilecek bir
inanca sahip olmayanlardan travma yaşamaktan başka bir şey beklemek de
hayaldir.
Kalbini,
fikrini, zikrini Seküler ve batıcı
zihniyetle besleyen ve hayatını ona göre ayarlayan kişilerin kaybetmeye tahammülleri
yoktur. Hep bu dünyada kazanmaya endeksli
oldukları için başkalarının kaybetmesini isterler. Zira
kendisinin kazanması başkasının (bu kim olursa olsun fark etmez. Dava arkadaşı
da, parti yoldaşı da, akrabası da olabilir)
kaybetmesi gerekir ki, bu da onun için hiç ehemmiyet arz etmez.
Paranın, makamın, güç ve
iktidarın hâkim olduğu böyle zeminlerde
kazandığın veya başarılı olduğun zaman herkes yanındadır. Hele de
kazanan/başaran kişi biraz makam ve mevki sahibi ise artık etrafı dalkavuktan
geçilmez.
Aristo,
İnsandaki bu sefil hali yüzyıllar öncesinden keşfettiği için “Kullanacak
kuvvetin, dağıtacak himmetin yoksa kıymetin de yoktur.” demiş. Her ne kadar
benim inancıma, fikrime, ahlakıma uygun değilse de günümüz politik arenada
yaşananlar için çok orijinal bir tespit gibi duruyor.
Benim inancıma ve ahlakıma niçin uymaz dedim?
Çünkü benim inancım insanlar arasında ve özellikle de Müslümanlar arasında
hayırda yarışmayı esas aldığı için ölçü olarak da yardımlaşmayı, cevaplaşmayı
ve fedakârlığı getirmiştir. İnanan insan iki dünyalı (Dünya ve ahiret) bir
hayat nizamına inandığı için bu dünyada kaybediyor olmanın endişesini taşımaz.
Bu dünyanın öbür âlemin bir tarlası olduğuna inanır. Burada ne ekerse orada onu
biçeceğini bilir. Bu dünyaya geliş maksadının sadece burada bazı faaliyetlerde
bulunmak olmadığının şuurdadır. Hayatının merkezine sadece kul olmaya götürecek
vasıtaları yerleştirir.
Her şeyini milletvekili adaylığını kazanmaya
endekslemiş kaybeden adaylara tavsiyem, hizmetlerine talip oldukları
partilerine küsmemeleri ve gelecek seçime kadar canla başla çalışmalarıdır. Kim
bilir belki de liderleri gelecek seçimde onlara himmet dağıtır!!!
LİDER HEZEYANI VE GÜLEN
BEŞERİYETİ
KURTARACAK LİDER HEZEYANI VE GÜLEN
Toplumları ve fertleri kurtarma sevdasının tarihini insanlık
tarihi kadar gerilere götürmek mümkündür. Bu sevda “Dava” denilen bir unsuru
ortaya çıkarmıştır.
Tarih içerisinde dava denilen unsur etrafında kenetlenen
insanların sayı ise sayılamayacak kadar çoktur. Bu anlamda tarihe genel olarak
bir göz attığımızda “Bir şahıs etrafında kenetlenen disosyal topluluklar için
grubun, hareketin ve liderin varlık sebebi olarak görülen esas unsurun dava olduğu”
anlaşılmaktadır.
Peki, nedir dava? Bu nasıl bir kavram ki, uğruna gerektiğinde
milyonlar hayatını bile verebiliyor?
Aslına bakarsanız, kişilerin veya toplumların algılamalarına
göre davanın özelliği de farklılaşmaktadır. “Dava kelimesiyle kastedilen fikir,
inanç ve kanaat örgüsü, bazen bir dinle isimlendirilse bile gruba ve daha çok
da liderlerine göre özellikler arz ettiği” gözlemlenmiştir.
Kurtarıcı dava ve bu davanın merkezinde bulunan karizmatik
kişiler belki binlerce kez kitleleri peşine takıp istedikleri yöne
sürüklemiştir.
Beşeriyetin kurtarıcılığı ve 'büyük dava adamlığı' iddiasıyla
etrafına insanların toplandığı liderleri tanımanın yolu, ancak onların
davalarını tahlil etmekle çözümlenebilir.
Biz bu yazımızda inşallah Fetullah Gülen’in karizmatik
kişiliği etrafında örgütlenen ve kamuoyunda “Fetullahçılık” olarak bilinen bir
sosyal grubu ve başındaki insanı incelemeye ve çözümlemeye çalışacağız. Bunu
yaparken psikolojinin bazı unsurlarını kullanacağımızı da belirtelim.
“KURTARICI LİDERİN ÖZELLİKLERİ
Bir kurtarıcı liderin olması için onun kabulleneceği bir
davanın olması çok önemlidir. Çünkü lider ancak bu davayı kutsallaştırarak
kendi liderliğini muhafaza edebilir. Böyle bir durumda davanın içeriğinin
kutsal öğeler taşıması liderin kendini kurtarıcı olarak göstermesi için
kaçınılmaz bir zorunluluk arz eder.
Kurtarıcı bir lideri örtecek olan ve “Dava” diyerek öne
sürülen şey, “liderin aklı ve bilgisi ile sınırlı, umut ve beklentileriyle
süslü, kişilik özellikleri, alışkanlık ve tecrübeleri ile şekillenmiş, biraz da
milli ya da yerel kültür motiflerle destekli fikir, düşünce, yorum ve
hayallerden oluşan bir muhteva olarak karşımıza çıkması gerekir.”
Dava muhtevasının içinde grubun mensup bulunduğu dinlerden bir
renk de katılması davaya gizemli bir özellik kazandırır. Davanın önde bulunması
liderin kurtarıcılığı için en önemli unsur olunca, “Dava içinde ne kadar ve ne
şekilde dinin bulunacağı, liderin takdirinde olan bir konudur. Bu ise halkın ve
grubun dini eğilimine göre kabul gören dinden baştaki yöneticinin, anladıkları
ve almayı uygun gördükleri ile sınırlıdır. Dava yalnızca bu inançlardan ibaret
değildir. İnançlar davanın içinde, ancak davanın öngördüğü ve şartların izin
verdiği kadar yer alma şansına sahiptir ki, bu şartları da davanın kurucusu
olan kişi belirler.”
Yukarıda zikredilen çerçevede Gülen’in kurtarıcılığı
çerçevesinde örülen Dava'ya (Burada davanın adı Hizmet olmuştur) bağlananlar
önce hizmet ile tanışır, hizmetin prensiplerini öğrenir, sonra da hizmetin elverdiği,
müsaade ettiği ölçü ve çerçevede olmak üzere din ile tanışabilir. Ancak dinin
tümü ile tanışmaktan çok, hizmet liderinin yorumları din diye takdim edilir.
Yani hizmet içinde din, liderin yorumu kadardır, yani din eşittir liderin
yorumudur. Hizmetin genel gidişatına zarar verecek şekilde dine yer vermek
bazen iyi sonuçlar doğurmayacağından böyle bir hareket iyi karşılanmaz ve zaten
buna müsaade de edilmez. Dini söylem ve çalışmalar ancak davaya zarar getirmeyecek
şekil, tarz ve ölçüler içinde serbest bırakılır.
Gruba giren kimseler, dinin temsilcisi olarak gösterilen hizmetin
yorumu ve süzgecinden geçirilen kadarıyla dini inanç ve bilgiye sahip olabilirler. Çünkü ön planda olan din değil, hizmettir.
Bunun için hizmet tam anlamıyla dine teslim edilmez. Esasen din, bir grubun
varlığını ve disiplinini devam ettirmek için iyi bir araçtır. Böyle bir noktada
Yahudi sosyolog Emile Durkheim'in tespiti uygulamada bir ilke olarak kabul
edilir: "İnsanları disipline etme ve insanlar arası birleşme ve
dayanışmayı sağlama; dini ayinlerin, paylaşmayı ve kişileri kaygılardan
uzaklaştırma ve güven duygularını güçlendirmesi özellikleri, gruplar için göz ardı edilmeyecek büyük bir imkândır.”
Hizmet için bu imkândan yararlanmamak akıllı bir girişim olmaz elbette…
Dolayısı ile gruplaşmayı gerçekleştirme, hizmeti ayakta tutma,
insanları gruba katılmaya razı etme ve bağlılıklarını sürdürmede din, sık
kullanılan iyi bir araç olarak görülür.
Bu noktada önemli bir tespit yapmak gerekir. Dini bir araç
olarak değil de, amaç olarak gördüğünü ifade etmesine rağmen, uygulamada araç
olarak gören bir grubun, dinin bu özelliklerinden dolayı ondan istifade ediyor
olması, esas amacının her zaman din olduğunu göstermez. Bunun en müşahhas
ölçüsü, hedefe gitmede dinin meşru görmediği birçok şeyi hedefe giderken
kullanmaktır. Mesela din tesettürü emrederken, hizmet uğruna kadınların başının
açılması veya peruk takmalarının istenmesi bunun tipik bir örneğidir. Gülen’in,
bir zamanlar “Hemi Vallah, Hemi Billâh, Hemi Tallah” kadın bu devirde yüzünü
bile gösteremez” derken, belli bir müddet sonra tesettürün çokta önemli
olmadığını (füruat) söylemesi ve kurduğu müesseselerde (stv, zaman,vs.) bunun tam tersini yapması dinin emirlerinin hizmete
feda edildiğini ortaya koymuştur.
Liderin yorumuna hapsedilen ve başka yorumlara hayat hakkı
tanımayan hizmet anlayışı, ona inanan ve hizmet edenler için tek kurtuluş
vesilesi olarak bilinir. Bunun için liderin kendisi “seçilmiş” bir
kurtarıcıdır. Liderin şahsında temsil edilen, yönetim şekli ve yapılanması ile müşahhaslaşmış
kurumların hizmetinde bulunan, kurallara uyan, hayatını buna göre tanzim
edenler kurtulmuşlar listesindedir.
Hizmetin kurtarıcılığı sadece bununla sınırlı kalmaz. Hizmet
sınırları genişlediği ölçüde kurtuluş misyonu başkalarına da uzanacaktır. Hizmet
zamanla büyüyecek, ülkeye hâkim olacak ve tüm ülkeyi ve ülke insanlarını
kurtaracaktır. Sonra da tüm dünyaya yayılacak ve insanlığı kurtaracaktır. Hatta
yalnızca zor durumda, sıkıntı ve felaketler içinde olan insanları kurtarmakla
kalmayacak, bizzat dini de kurtaracak(!) ve yüceltecektir. Çünkü din de,
şahıslar gibi, vatan gibi, kurtuluş için bu hizmete muhtaç olarak lanse
edilmiştir. İşte bunun için birinci derecede korunması gereken hizmettir ve pek
tabii ki onun seçilmiş, kusursuz, günahsız lideridir. Böyle bir lidere karşı
gelmek ise, “hainlik” olarak telakki edilir ve artık böylelerine hizmet
mensupları tarafından “hidayet” talep etmek düşer.
Böyle seçilmiş ve büyük bir hizmetin sahip ve kurucusu
durumunda olan lider artık tartışılmaz kutsal biridir. Onun gücü her şeye
yeter, ilmi her şeyi kuşatır, liderin yaşaması hizmetin yaşamasının olmazsa
olmaz ilkesi olarak kabul edilir. Çünkü seçilmiş lider (Gülen) hizmeti kurmuş
ve bu noktalara getirmiştir. Gülen olmasaydı hizmet olmazdı. Her şey onun
sayesinde olduğu kabul edilir. Hizmete girmekle ve çalışmakla şereflenen herkes
de onun liderin lütfü, keremi ve referansı ile hayatı anlamlı kılan kurtuluş
hareketi içinde bulunduğu konuma getirilir.
Artık bu noktada rüyalarda bile cennet paylaşılır. Kurtulanların
listeleri açıklanır. Lider ve etrafında bulunanlara cennette Peygamberimizin
(sav) yanında yer verilir. Cennet bu türden seçilmiş(!)ler arasında pay edilir.
Hizmetin dünya imamlığı makamına oturtulan Gülen, milletin ve
beşeriyetin kurtarıcısı konumunda bulunduğu için zamanın en büyüğüdür,
bazılarına göre ise tüm zamanların en büyüklerindendir. Gavs’tır, Kutuptur,
Kutb’ul-Aktabtır. Böyle birinin bu iş için Tanrı tarafından görevlendirilmemiş
olması elbette düşünülemez. Dolayısıyla,
o, davanın da, davaya inananların da efendisi, Hoca efendisidir. Onun önünde
hiç bir güç duramaz. Kimse ona denk olamaz. Onun kadar ilim sahibi olmak
kimsenin haddi değildir. Onun fikirlerine ters bir şey söylemek dine karşı
gelmekle eş tutulur. Ona karşı fikir beyan edenler musibetlerden kurtulmaz. O
her güçlüğü alt eder. Artık böyle bir Hoca Efendi, ülkeleri, toplumları
kurtaracak güç ve kabiliyette sahiptir. Böyle
biri için de elbette konuşurken “Fethullah Gülen Hoca Efendi Hazretleri”
ifadesini kullanmak herkes için vacip(!)tir. Bu tabiri kullanmayanlar
terbiyesiz, edepsiz, ahlaktan yoksun insanlardır.
Gülen’in Tek
Söz Sahibi ve Sorumsuz Oluşu
Seçilmiş hizmetin, seçilmiş büyük lideri, hizmetin ve hizmete
ait ve her birim ve kurum üzerinde mutlak yetkili olduğu gibi, şahısların
üzerinde de tek otoritedir. Ona danışılmadan evlenilmez, iş kurulmaz, hatta
çocuklara isim bile konulmaz. Bu, hizmetin inanç demek olduğu bir zeminde ise
her açıdan hüküm dinin değil, seçilmiş hizmetin ve hizmet ile özdeş olan
seçilmiş, görevlendirilmiş kutsal, tartışılmaz liderindir. Artık en büyük
otorite hizmetin kurucusu olan Hoca Efendidir. Otorite, sahip, efendi yalnızca
odur. Hüküm ona aittir. Her konuda onun kararına ihtiyaç duyulur.
Artık tek inanç hizmettir. Saf haliyle din, ifade edilmese de
ancak ikinci plandadır. Bir arada bulunuşun, birlikteliğin esas amacı da din
değil, hizmettir. Bunun için kendi hizmetinden olmayan inananlar, ya sapıktır,
ya dalalettedir. Böyleleri kurtarılmaya muhtaçtır. Böylelerinden kâfirlerden,
münafıklardan nefret edilmediği kadar nefret edilir. Seçilmiş hizmetin seçilmiş
lideri Hoca Efendi Hazretleri’nin(!) “Dünyada en nefret ettiğim insan Usame bin
Ladin’dir” sözü böyle bakılınca çok mantıklıdır.(!)
İnsanların doğrudan din ile (Kur’an ve Sünnet) tanıştıkları ve
tek amacın din olduğu, kurtarıcı olarak inanılan, umut bağlanan tek otoritenin Allah(cc)
olduğu yerde hüküm de elbette sadece Allah’ındır. İslam dini, tek otorite ve hüküm sahibi olarak Allah’ın(cc) olduğunu beyan eder. Herkesin
üzerinde (başkanın da, liderinde, padişahında…) üzerinde tek yetkili otorite ayet ve hadisler
ışığında 'Şura'dadır. Yönetim yetkisi,
sınırları vahiyle çizilmiş olan şurada toplanmıştır. Bu anlamda Meşveret
baştaki kişilerin putlaşmasına mani olacak tek kurumdur.
Disosyal bir toplum yapılanmasına sahip hizmette ise Hoca
Efendi varken, daha üstte bir Şura'nın bağlayıcı bir yönetim mercii olarak yer etmesi asla düşünülemez. Hoca
Efendi’nin ortaya koyduğu, ya da bir inancı temel olarak alıp yorumlayarak öne
sürdüğü kuralların önüne hiçbir kural ya da kurumun kararı geçemez.
Ayrıca, hizmet etrafında oluşan birlikteliklerde lider ve onun
vekillerinin etkisi o derece güçlüdür ki, üyeler sadece hizmet konusunda değil
özel hayatlarıyla da lidere bağlıdır. Yukarının 'Tasvibi’ni almak önemlidir. Bu
tasvip gelmeden, cemaat içinde ya da dışında ailevi, siyasi, idari, ekonomik
bir ilişki veya teşebbüs hoş görülemez, gerçekleşemez.
Hoca Efendi yaptıklarından dolayı da kimseye karşı sorumlu
değildir. Hizmet veya hizmetin emrinde olan herhangi bir şeyle ilgili olarak
kimseye karşı hesap vermek mecburiyeti hissetmez. Kendisine, ne yönetim, ne
maddi birikim ve ne de yapılanmaya ait hesap sorulamaz. Nasıl tensip buyurur,
neyi nasıl takdir ederse herkes uymak zorundadır.
Hoca Efendi, vaat ettikleri ile de sorumlu tutulamaz. İstediğini
yapar, istemediğini yapmaz. Herkes ona karşı sorumludur. “Bir zamanlar ya da
daha önce, 'şöyle söylemiştiniz', 'şunu yapacaktınız' veya 'yapmak
zorundasınız” diye söylemek büyük saygısızlıktır. Kimse Hoca Efendi
Hazretlerini, başka insanlar gibi sözlerinde durmaya ve söylediklerini yerine
getirmeye davet edemez, zorlayamaz; hatta böyle bir hatırlatma yapılması dahi edepsizliktir.
Lidere şükran
duyulur
Hizmete katılan herkes Hoca efendi’ye hürmet, minnet ve şükran
duygusu içinde olmak durumundadır. Grup içi bütün töre, protokoller veya
usuller bu duyguların ifadesi üzerine geliştirilmiştir.
Hoca Efendi bir yere geldiklerinde, hatta geleceği zaman ayağa
kalkılır. Ona ayrılan makamlara
kimse oturamaz. Yerleri sürekli ayrılmıştır. Onlar oturmadan oturulmaz. Liderin
yanında diz üstü oturulur. Saygıda asla kusur edilmez. Liderden önce kimse
yemeye ve içmeye bile başlayamaz. Yerlerine, makamlarına hatta kullandıkları
eşyaya bile hürmet gerekir. Neyi sevdiği,
neyden hoşlandığı hizmetinde olanlarca çok iyi bilinir. Rahatı için gerekli olan şeyler hazır
bulundurulur.
Huzurlarına kabul edilmek, kendileri ile müşerref olmak herkes
için kolay olmaz; bunun belli kuralları vardır. Lider başkalarıyla kıyaslanmaz.
Eksik hasletleri lidere vermek ayıptır, günahtır. Liderin davranışları “sıradanlıktan”
uzaktır. Onlardan her hangi bir şey ya da hak istenemez.
Liderler dinin en iyi temsilcisidir!
Genelde hizmet içinde yer verilmiş ise ve davanın dini hedefleri
varsa, o zaman dinin, en büyük temsilcisi elbette hizmetin başındaki kişidir.
En üstün bilgi onun bildiği, en doğru yorum onundur. Onun düşüncesi üzerine
düşünce, kanaatleri üzerinde kanaat, yorumları üzerine yorum olamaz.
Kendilerinin üstünde, hatta ayarında bir başka dini temsilci olamaz. Liderin
fikri üzerine fikir yürütmek saygısızlıktır, ukalalıktır, bölücülüktür.
Dolayısı ile böyle birinin grup içinde kalma şansı da yoktur. Grup dışındaki
biri tarafından yapıldığında ise o kişilere cahil, çekemezlik, hatta düşmanlık
yaftaları vurulur.
Temsil ettikleri dini, kendilerinin ortaya koyduğu hizmet
prensiplerinden başka bir tarzda doğru olarak anlama ve bu yolun dışında bir
yolla kurtuluşa erme imkânı olamaz.
Bunun için başka türde hizmet edenlerin liderleriyle bir araya gelmeyi
zül sayarlar. Bu tür liderler kendileri gibi, dini lider konumunda bulunanlarla
birlikte olmaktan son derece rahatsız olurlar. Buna karşılık, başka bir düşünce
ya da inancın temsilcileri ile buluşmak, görüşmek hatta anlaşmaktan dolayı bir
sıkıntı hissetmedikleri gibi, haz da duyarlar; bu, aynı zamanda onların
büyüklüğüne de işaret olarak lanse edilir.
Kendilerine yapılacak herhangi bir muhalefet ise, hizmete, davaya,
hatta dine ihanettir, affedilmez. Bunun için Hoca Efendi hazretlerine karşı
gelmek, temsil ettikleri 'dine' de karşı gelmek, dinden çıkmak tehlikesi ile
karşı karşıya kalmak anlamına geldiği iddia edilir. Bu tür liderlere verilecek
zarar, dine verilmiş zarar olarak görülür. Bu tür liderlerin yanlışlarını
açıklamak isteyenler “fitne çıkarmakla, dine zarar vermekle” itham edilir.
İşleri “Tanrı
Adına” Yürütürler!
Seçilmiş hizmetlerin başında bulunan seçilmiş liderler
işlerini Yaratıcı adına yürüttüklerine inanırlar. Allah(cc) tarafından
seçildikleri ve O'nun vekili oldukları dolayısıyla; hüküm, karar ve hareketleri
de onun adınadır. Düşünce ve kararlarını eleştirmek, Allah’(cc)ın tercih ve takdirini
beğenmemek, ona razı olmamak, hatta “Tanrı'ya karşı gelmek(!)” gibi algılanır.
Bu sebeple, "Onlar için çalışmak"
"Allah için çalışmak" olarak algılanır. Onlara hizmetin,
onların yanında bulunmanın Allah’a(cc) hizmet olarak görülmesi, etraflarında oluşan
toparlanışın ve kurumlaşmanın da manevi temelini oluşturur.
Aslında yukarıdan beri
anlatılan vasıflar bir lideri putlaştırmaktan öte bir şey değildir. Allah(cc)
tarafından seçildiğine inanılan lider kutsal olduğu için eleştirilmez bir
konuma oturtulmuştur. Hizmetin başındakinin kutsanması aslında onun yalnızlaşmasını
da beraberinde getirir. Artık lider de kendisinin seçilmiş olduğunu ve
diğerlerinin kendisine hizmet için etrafına toplanan kurtarılacak insanlar
olarak algılanır. Böyle bir hizmet etrafında oluşan birlikteliklerde liderin
önemli bir özelliği ortaya çıkar. O da hizmet edenlerine karşı olan
vefasızlığıdır. Öyle ya niçin vefa duysun ki? Kendisini Allah(cc) seçmiştir ve etrafındakilerin
kendisine şükran duyması gerekir. Böylelerine karşı vefa duygusunun oluşması imkânsızdır.
Oluşmayan vefayı da liderin birilerine karşı vermesi düşünülemez.
Seçilmiş liderin yanında bulunmak büyük şereftir. Bütün
fikirler bu çerçevede örülür. Meselenin bu minvalde yürümesi için teorik alt
yapı hazırlanır ve bu mensupların beyinlerine defaatla nakşedilir. Hizmet için
mücadele etmek, liderin yanında bulunmak hayatın tek anlamı olarak telkin edilir.
Bunun için, hizmeti bırakan yok olur. Büyük musibetlere duçar olur. Liderin
davadan dönmesi ise imkânsızdır. Zaten liderin hizmetten dönmesi düşünülemez.
Hem liderin hizmetten döndüğünü, yola çıkarken tespit edilen prensiplerini terk
ettiğini kim, neye göre tespit edebilir ki?
Hizmetten veya liderden ayrılan en büyük suçu işlemiş olur. O
artık grubun karakteristik özelliği ne ise ona göre bir hain, ajan, bir dönek,
hatta dinden çıkmış bir 'mürtet'tir. Bu çarpık ve yalnızca hizmeti hayatın esası
haline getiren anlayışın katı ve doğal bir sonucu olarak gruptan ayrılan kişi
hizmet mensuplarının gözünde bir ölüdür.
Aslında bu türden oluşumlar liderlerini putlaştırmakta, yarı
tanrı ilan etmekten öte bir şey yapmamış olurlar. Liderini ilahlaştıran,
putlaştıran böylesi birlikteliklerden ayrılmak, yönetimin başındaki ilahın
ilahlığını reddetmek ve onun kulluğundan ayrılmak anlamına geldiği için hizmet
mensupları tarafından büyük günah hatta şirk sayılır. Doğal olarak hiçbir Tanrı,
“kulunun” kendisinden ayrılmasına tahammül edemez.
Not: Makalenin
hazırlanışında psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu’nun “Liderlere tapınma psikolojisi”
isimli kitabından istifade ettim. Kendisine teşekkür ederim.
Namazsız İslamcılar!
Namazsız
İslamcılar
1990’lı yıllarda bir vakıfta yöneticilik
yaparken bazı üniversitelerde okuyan gençleri toplar, evimde yemek verirdim. Bu
gençler değişik cemaatlere mensup olurdu. Bu gençler kendi aidiyetlerini ifade
etmek için değişik sıfatlar kullanırlardı. Kimi kendisine Nurcu, kimi Akıncı,
kimi, Radikal İslamcı, kimi İrancı, kimi Ülkücü, kimi Alperen kimi de kendini
cemaatler üstü sayardı. Bende bu yemeklerde aynı davanın mensubu olduğumuzu,
birilerinin bizi bölüp daha rahat yönetebilmek için böyle parçalara ayırdığını
ifade eder, bir ve beraber olmamız gerektiğini delilleriyle izah ederdim. Ne
derece başarılı olabildim orasını Allah (cc) bilir.
Ancak bu toplantılarda dikkatimi çeken önemli
bir şey olurdu. Namaz vakti geldiğinde bazı gençler değişik mazeretler ileri
sürerek bizimle beraber naza durmazdı. Fakat sıra lafa geldi mi hiç biri
İslamcılığına laf söyletmezdi.
Yine böyle bir yemek sırasındaydık. Kendisini
Radikal İslamcı olarak ifade eden gençlerin lideri konumunda bir genç vardı.
Geçmiş gün galiba İnşaat Mühendisliğinde okuyordu. Yemekten sonra memleketin
hassas bir dönemden geçtiğini ve gençlerin kendilerine çok dikkat etmeleri
gerektiği konusunda kısa bir konuşma yapmıştım. Radikal İslamcı gencimiz heyecanlı
bir şekilde sözümü kesmiş ve bizi pasiflikle suçlayarak şöyle bir soru
sormuştu:
“Abi biz ne zaman kıyama kalkacağız?”
Genci
yakından tanıyordum. Kredi Yurtlar kurumunun yurdunda kalıyordu ve Cuma dahil
hemen neredeyse hiç namaz kılmıyordu. İnanan bir insanın en önemli ibadeti olan
namaz hususunda lakayt olan bir Radikal İslamcı delikanlı İslam adına ne zaman
kıyama kalkacağımızı soruyordu.
Delikanlılık heyecanı içinde sorulan böyle
bir soruya cevap vermenin zorluğu beni ister istemez cevap verirken esprili
olmaya itmişti. İslami konularda henüz derinleşmemiş ve oldukça heyecanlı olan
bu ve bunun gibi düşünen gençlere ders vermek için şöyle bir cevap vermiştim:
“Evet kardeşim! Ne zaman kıyama kalkacağız
biliyor musun? Sen ne zaman sabah namazına eksiksiz kalkarsan o zaman!”
Aradan geçen zaman içerisinde bu soruyla
değişik zaman ve zeminlerde birkaç defa daha karşılaştım ve inanın verdiğim
cevap hiç değişmedi. Bu açıdan yıllar önce verdiğim aşağıdaki hükmün bugün de
geçerli olduğu açıktır ve bunu söylerken büyük bir gönül rahatlığı içerisinde
olduğumu belirtmek isterim:
“Daha doğru dürüst sabah namazına kalkamayan
insanların insanlığa ve en büyük insanlık olan İslâmiyet’e yapabileceği hiçbir
hizmet yoktur.”
Bugün
maalesef değişim mekânlarda hızlı İslamcılarla karşılaşıyoruz. Ancak namaz vakti
gelince çoğunun hiç oralı olmadıklarını görüyorum.
“Lafa
gelince İslami kimseye bırakmıyorsunuz ama namaz vakti gelince kılmıyorsunuz.
Bu nasıl İslamcılık?” dediğimde ise şu aymazca sözle karşılaşıyorum:
“Namazın
kazası olur, sohbetin olmaz. Biz burada İslami meseleleri tartışıyoruz. Namaz
kılmasak ta olur.”
Gördünüz
mü İslamcıyı?
Evet,
böyle düşünenler İslamcıdır. Yani İslamiyet’i bir araç olarak kullananlar ya da
daha doğru ifade ile İslam’dan geçinenlerdir.
Bazı
kartel medyası mensupları farkına varmadan “dinciler” diyorlar ya, bana göre
tam isabet ediyorlar.
Kendini
Radikal İslamcı sayıp namaz kılmamanın adı İslamiyet’i istismar etmekten başka
bir şey değildir.
Aynı
durum diğer İslami hizmet ettiğini söyleyen cemaatler içinde geçerlidir.
Bir
genç ben Alperen’im diyor ve namaz kılmıyorsa, o Alperenliği istismar ediyor
demektir.
Yine
bir genç, katıldığı yürüyüşlerde, “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın”, “Ya Allah
Bismillah Allah u Ekber” diye bağırdıktan sonra namaz vaktinde namazını
kılmıyorsa yaptığı lafazanlıktan başka bir şey değildir.
Namaz,
imanın lazımı olan bir ibadettir. Allah (cc) kur’an’da namazla ilgili çok ciddi
tahşidatlarda bulunarak kul olmanın namazdan geçtiğini belirtir.
Kulluğun en büyük göstergesi de
namazdır. “Şüphesiz namaz,
mü’minler üzerine belirlenmiş
vakitler için farz kılınmıştır.”
(Nisa suresi, 103. ayet)
Peygamber Efendimiz
(sav), “Şüphesiz namaz dinin direğidir.
Kim ki namaz kıldı dini yapıldı, kim ki kılmadı dini yıkıldı.” buyurarak
namazın dini ayakta tutan en sağlan direk olduğunu beyan etmiştir.
Hadisten anlıyoruz ki,
bir mü’min namazı hakkıyla
kılmadıktan sonra ne yaparsa yapsın, kendi dinini ayakta tutamaz. Çünkü dinin
direği oruç, zekât veya bir başka ibadet değildir; ancak namazdır.
Böyle bir emri
dinlemeyen yani namazı bilerek kılmayanlar direk olarak Allah’a (cc) isyan
etmiş; hatta meydan okumuş olurlar. İnanan bir insanın böyle bir aymazlığa
düşmesi düşünülemez. Ya iman zayıflığından ya da şeytana esir olmaktan
kaynaklanan böyle bir durum inanan insan için büyük bir paradokstur.
Namaz kılmamak Allah’ın (cc) değil, nefsin
istek ve arzularına göre hareket etmektir. Allah (cc) kendi istek ve arzularına
uyanların bu istek ve arzularını ilah edindiklerini beyan eder ve onların
derecelerinin hayvanlardan daha aşağı olduğunu Furkan suresi 43 ve 44.
ayetlerde şöyle belirtir.
“Kendi istek ve
arzularını ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?
Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun?
Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha da şaşkın
ve aşağıdırlar.”
İslamiyet’i
yaşamamak sadece namaz için geçerli değildir elbette. Hakkıyla namaz kılmayanın
yanında, hakkıyla zekâtını vermeyen, hakkıyla infak etmeyen, hakkıyla cihad
etmeyen içinde aynı şeyler geçerlidir.
“Komşusu
açken tok yatan bizden değildir” diyen bir dinin mensuplarının her yer fakir
kaynarken en lüks yerlerde gırtlaklarına kadar israfa batmaları da aynı şeydir.
Başını
örtmesine rağmen “Örtülü çıplak” olanlar ise bambaşka bir yazının konusu.. Ya
adam gibi örtünmeli ya da örtü atılarak İslam’ın adı kirletilmemelidir diye
düşünüyorum.
Siyasi
İslamcıların içine düştükleri paradoksu ise yazacak bilgisayar klavyesi
bulamıyorum. Zira yapılan bunca istismara klavye bile dayanmaz.
Bakıyorsun
bir yandan adam muhafazakârım diyor, diğer yandan muhafazakârlığa aykırı her
türlü herzeyi yemekten kaçınmıyor. Nizam-ı Alemciyim diyor; gündüz nizamcı
takılırken akşamları alemden aleme koşuyor.
Hülasa
edersek, adam gibi inandığımızı yaşamalıyız diyorum. İnandığı gibi yaşamayanlar
inançlarını istismar etmekten asla çekinmezler. Bugün inanıyorum deyip,
inancını yaşamayan o kadar çok istismarcı var ki, bunların tümü maalesef
piyasada İslamcı, dinci olarak geziyor.
Şüphesiz
Allah (cc) kendi dinini istismar edenlere hak ettikleri cezayı verecektir. Zira
Allah (cc) imhal eder (mehil verir) ama
asla ihmal etmez.
Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler
Said Nursi ve Atatürk’e İhanet Edenler
Hür
Adam filmi Bediüzzaman çevresinde örülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Kimileri Bediüzzaman’ın Atatürk dostu olduğunu ve O’nun bir İslam kahramanı
olduğu hususunda belgeler yayınlarken, kimileri de açık olarak ifade etmese de
Bediüzzaman’ın asla Atatürk’le dost olmadığını söylemektedirler.
Bilindiği
üzere Bediüzzaman ve Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında mühim
rol oynayan iki şahsiyet olarak bugün bile tesirlerini sürdürüyor.
Bediüzzaman
ve eserleri çevresinde oluşan grupların genel adı “Nurcular” olarak bilinirken,
Atatürk ve fikirleri çevresinde birleşenler gruplara ise genel olarak
“Atatürkçüler” denmektedir.
Her
iki genel grubun altında onlarca farklı grubun olduğu da bir gerçek.
Nurcular,
“Okuyucular, Yazıcılar, Med Zehra, Fethullahçılar, Zafer Grubu, Kürtçü Nurcular,
Aczimendiler vb.” onlarca gruba ayrılmışken; Atatürkçüler, “ADD, Ulusalcılar,
Milliyetçiler, Laikler, Ülkücüler, Dindar Atatürkçüler, vb.” isimlerle
birbirinden ayrılmaktadırlar.
Aslına
bakarsanız bugün Atatürkçülük daha geniş kabul görüyor ya da en geçerli
kullanım aracı olarak kullanılıyor.
Nasıl
demeyin!
Bakın
bugün ülkemizde Marksist de Atatürkçü, İslamcı da. Milliyetçi de Atatürkçü
Liberalist de. Erbakan da Atatürkçü Adnan Oktar’da (Nam-ı diğer Harun Yahya)..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da Atatürkçü onun müzmin muhalifi Devlet Bahçeli
de. Fetullah Gülen’de Atatürkçü, Toktamış Ateş de. 12 Eylül darbecisi ve 28
Şubatçı darbe heveslisi generallerin de Atatürkçü olduklarından kimse şüphe
edemez. Hele hele mevcut Genelkurmay Başkanımız ve diğer generallerimizin
Atatürkçülüğü üstüne ise kimse toz konduramaz. Bu arada Doğu Perinçek ve
Cumhuriyet gazetesinin Atatürkçülüğünü de unutmamak gerekir. Burada ismini
sayamadığım daha nice gruplar Atatürkçülüğü asla birbirlerine bırakmıyorlar.
“Ben senden daha Atatürkçüyüm, Yok ben senden daha Atatürkçüyüm, en asıl
Atatürkçü benim” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Son zamanlarda bu gruba bir de
Nurcu Atatürkçüler katıldı.
Nurcular
ve Atatürkçülerin en belirgin özellikleri Cumhuriyet’in kuruluşundan beri
fikren anlaşamamalarıdır.
Atatürkçüler
Nurcuların devletin temel nizamını yıkarak yerine Şeriat düzeni getirmek
istediklerini, bunun için devletin çeşitli kademelerinde örgütlendiklerini
iddia etmekte ve bu grupların Laik bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşama
hakları olmadığını açıkça ifade etmektedirler. Böyle bir anlayış sebebiyle
Nurcular binlerce kez okudukları kitaplardan dolayı değişik mahkemelerde
yargılanmış, hapislerde yatmış ve büyük çileler çekmişlerdir.
Nurcular
ise, açık olarak ifade edemeseler de Atatürkçülerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tam
anlamıyla Batılı norm ve inançlar üzerine bina etmek istediğini, Müslüman Türk
kavmini bin yıllık dininden uzaklaştırmak için bir proje olduğunu iddia
etmektedirler.
Yani
hangi yandan bakarsak bakalım bu iki genel grubun fikren ve inanç olarak
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri anlaşamadıkları bir gerçek. Gerçi
Atatürkçülerin baskıları sonucu bazı Nurcu gruplar Atatürkçü görünse ve
Atatürk’ün askeri ve siyasi bir dahi olduğunu iddia etseler de, genel olarak
bir Atatürk muhalifliği genel geçer anlayıştır.
Yukarıdaki
düşünceleri zihinlerde mahfuz tutarak başlıktaki soruyu soralım isterseniz:
“Bediüzzaman
Said Nursi verdiği mücadele de Atatürk ile anlaşamazken ve ömrünün 28 yılının
bunun için hapislerde ve sürgünlerde geçirirken, bugün Bediüzzaman’ın talebesi
olduğunu ileri sürenler O’nu Atatürk dostu olarak gösterirken acaba ihanet
etmiyorlar mı?”
Bediüzzaman’ın
eserlerine baktığımızda Atatürk’ü, “Dost ve İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri”
olarak görenlerin ya samimi olmadıklarını ya da takiyye yaptıklarını söylemek
mümkün. Eğer iddia ettiklerinde samimi iseler bu kez bir ihanetin içinde
oldukları da açıktır.
Bediüzzaman’ın 1922 yılında yazdığı bir
mektubu (Bu mektup namazda tembellik eden vekillerin hepsine yönelik
yazılmıştır ve Risale-i nur eserlerinde yayınlanmıştır.) ileri sürerek seksen
senedir süregelen bir çatışmayı örtmenin altında ne yatmadığını bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa Bediüzzaman hayatta iken yayınladığı eserlerinde
Ankara’yı terk ederek Van’ın Erek Dağlarına inzivaya çekilmesinin sebebi
“Politikanın içinde dinsizliğe giden ince bir yol olduğunu ve Ankara’da kalarak
mücadele edilemeyeceği” fikridir.
Zaten Bediüzzaman’ın 1926 ile 1960 yılları
arasındaki hayatına baktığımızda ömrünün çoğunu Atatürk karşıtlığı sebebiyle ya
cezaevlerinde ya da sürgünlerde geçirdiğini görüyoruz.
Madem bir kısım nurcunun iddia ettiği gibi
Atatürk ve Said Nursi dost ise, niçin Said Nursi ömrünün 28 yılını hapislerde
ve sürgünlerde yaşadı? Bu nurcuların, “Bu nasıl dostluk?” diye soranlara nasıl
cevap verecektir? Doğrusu merak ediyorum.
Bugün
Said Nursi’nin hayatta iken yazdığı eserler ortadadır. Bu eserlere baktığımızda
Atatürk ile Said Nursi’nin hiçte dost olmadığını, aksine büyük bir çatışmanın
yaşandığını görüyoruz. Bu çatışmaları görmezden gelerek Said Nursi’yi
Atatürk’e dost ve duacı göstermenin
Bediüzzaman’a ihanetten başka bir ifade taşımadığını söylemek mümkündür. Zira
Bediüzzaman eserlerinin birçok yerinde Atatürk’ü, “Şeriat-ı Muhammediye’yi
tahrib edecek ahir zamanın dehşetli şahıs” olarak göstermektedir. Zaten
Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesinde kaleme
alınmıştır.
Aslında gerçeği böyle tahrif etmek Atatürk’e
de yapılan bir haksızlıktır. Çünkü Atatürk’te Said Nursi’yi bütün icraatlarına
ve inkılâplarına karşı amansız bir düşman olarak bilmiş ve öyle de muamele
etmiştir.
Yüzlerce delil ile ispat etmek mümkündür ki
Said Nursi ile Mustafa Kemal hiçbir zaman dost olmamış; aksine birbirleri ile
çatışmışlardır.
Bir
mektubu bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ve
bugünde bu rollerini en derin şekilde sürdüren Atatürk ile Said Nursi’yi
birbirine dost göstermek her iki şahsa karşı da ihanettir; ya da en azından
saygısızlıktır.
Bu hususta Said Nursi’nin eserlerinden bir
parça aktararak meselenin her iki genel grup açısından da çarpıtılmamasını ve
tarihin tahrif edilmemesini temenni ediyorum.
Said Nursi, Atatürk ile ilgili kanaatlerini
özellikle 5. Şua isimli eserinde bahseder. Bu eser 1938 yılında gizli olarak
neşredilmiştir. Daha sonra yapılan bir baskında (1926-1960 yılları arasında
Nurcular devletin en büyük düşmanı olarak bilindiği için her zaman baskınlara
uğramakta ve hapislere atılmaktaydı) ele geçer Risaleler arasında 5. Şua’da
çıkmıştır. 5. Şua hadislere dayanarak ahir zamanda zuhur edecek kıyamet
alametleri ele alınmakta ve Atatürk hakkında da kanaatler belirtilmektedir.
Eserin açığa çıkması o zamanki Nurcuları bayağı tedirgin ederken Said Nursi hiç
endişe etmemiş ve talebelerine yazdığı bir mektupta aynen şunları söylemiştir:
“Aziz, sıddık kardeşlerim, “Elhayru
fimahterehullah” sırrıyla, bu meselemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün
mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o
ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i
İslâm’a ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın
haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son
ondan vazgeçecek adamların ellerine kati hüccetler gösteren ve ispat eden
Risale-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki,
bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle
yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidatdan en mütemerritleri bir
derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cüretkârâne
tecavüzlerini tadil eder.”
Said Nursi, şüpheye yer bırakmayacak tarzda
M. Kemal’in ahir zamanda gelecek dehşetli eşhastan olduğunu ve ona dost
olmayışının sebeplerini ise 1947’de Reis-i Cumhura gönderdiği istidanın
zeylinde bütün açıklığıyla ortaya koyar:
“Reisicumhur'a gönderilen istidanın zeylidir
ki, mecbur oldum yazmağa.
Bana hücum eden garazkârların en esaslı
sebebi; Mustafa Kemal'in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar.
Ben de o garazkârlara derim ki:
Ölmüş
gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene
evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla, Kur'an’a zararlı öyle bir adam çıkacak
dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla
ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve
zaferini, hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal'e vermediğim için, garazkâr dostları
beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.”
(Bkz: Emirdağı Lahikası ve Şualar)
Şimdi
bu gerçeklere rağmen Atatürk ile Said Nursi’yi dost ilan edenlerin her iki
şahsa da ihanet etmediklerini söyleyebilir miyiz?
Her
iki gruptan isteğimiz balığın kavağa tırmandığı bir tarih anlayışından
sıyrılmalarıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)